Site AnasayfaAnasayfaSSSAramaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 BİLİM VE SANAT

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
miko
Süper Üye
Süper Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 36

MesajKonu: BİLİM VE SANAT   Paz Tem. 12, 2009 7:33 pm

Bilim ve Sanat


Bazı insanlar, sanat ve bilimi iki kutup olarak görür. Bazıları ise ikisinin de yaratıcılığa, özgün düşünme ve davranmaya dayanması sonucuna bakarak aralarında ciddi yöndeşlikler kurmaktadır. Aşağıdaki görüşler Thomas Kuhn'undur:
E.M.Hafner, şu büyük yargıda bulunur:
“Sanatçıyı bilim adamından ne denli dikkatle ayırt etmeye çalışırsak, işimiz o denli zorlaşır.”
Bu anlatımın, benim kendi deneyimimi açıkladığı su götürmez. Ne var ki Hafner’den farklı olarak ben bu deneyimi can sıkıcı ve sonucu da yersiz bulmaktayım. Sanatçı ile bilim adamı arasındaki ya da ürünleri arasındaki ayırım, en ince çözümleme aygıtımızı da ortaya koyarak özel bir özen gösterdiğimizde yalnız gözümüzden kaçıyormuş gibi görünüyor kesinlikle. Ne denli eğitilmiş olsa da Hafner’in kimi örneklerinde olduğu gibi, dikkatle seçilmiş nesneler normal bağlamlarından çıkarıldıkları ve dizgeli bir biçimde yanlış yola saptıran bir bağlama yerleştirildikleri zaman dışında, dikkatsiz bir gözlemcinin böyle güçlükleri olmaz. Dikkatli çözümleme sanat ile bilimi bu denli akıl almayacak kertede birbirine benzer kılıyorsa; bu, onların içsel benzerliğinden değil, daha çok dikkatli araştırmada kullandığımız araçların başarısızlığından ileri gelir. Başka yerde uzun uzadıya açıklamış olduğumu kanıtları burada yineleyerek yerim olmadığı için sadece kendi kanımı belirteceğim: Ayırt etme sorunu bugün çok gerçektir, hatta bizim araçlarımızdan ileri gelmektedir ve bir seçenekli takıma ivedilikle gereksinimi vardır. Dikkatli çözümleme apaçık olanı sergileyebilmelidir: Bilim ile sanatın çok farklı girişimler olduğunu ya da en azından son bir buçuk yüzyıl içinde böyle olduğunu ortaya koyabilmelidir. Bunun nasıl başarılabileceği konusunda açık bir fikrim yok benim henüz (yukarıda adı geçen kitabın son bölümü de güçlükleri göstermektedir) ama, Hafner’in bildirisi uzun süredir aranmakta olan kimi ipuçları sağlamaktadır. Bilim ile sanat arasında görmüş olduğu koşutluklar, en çok üç alandan gelmektedir: Bilim adamı ile sanatçının ürünleri,bu ürünleri yaratan etkinlikler ve son olarak,bunlara kamunun göstermiş olduğu karşılık gibi. Ben, tam dizgeli bir düzen içinde olmasa da anlaşılması hala güç olan bu ayırt etme sorununa giriş noktaları bulma umuduyla, işte bu üç alan üzerinde yorumda bulunacağım; bu, ikimizin de üzerinde durduğu bir sorundur; ama karşısında koymuş olduğumuz tavırlar çok farklı niteliktedir. Bir kere sanat ve bilim çok farklı girişimlerdir. Hafner bilim ile sanat arasında bulduğu koşutlukla en çok üç alandan geliyor: Ürünler, bu ürünleri yaratan etkinlikler ve bunlara kamunun göstermiş olduğu karşılık. Sanatta ve bilimde matematiksel kavramların ve ölçütlerin birbiriyle açıkça koşut olarak kullanımları incelendiğinde, buna bağlı çok sıkı bir güçlük kendini gösterir. Hafner’in de vurgulamış olduğu gibi, simgesel anlatımdaki yalınlık, incelik ve bakışımlılık ve ayrıca matematiksel estetik biçimlerle ilgili görüşler, her disiplinde de önemli rol oynamaktadır kuşkusuz. Ama sanatlarda estetik kendi başına yapıtın amacıdır. Bilimlerde ise olsa olsa yine en çok bir araç olur. Başka yönlerden birbirine benzer kuramlar arasında bir seçme ölçütü ya da içinden çıkılması güç, teknik bir bulmacanın çözümüne bir anahtar aratan imgeleme bir klavuz olur. O yalnız bulmacayı çözdüğünde, yalnız bilim adamının estetiği doğanınkıyle bir örtüşme göstermeye başladığında, bilimin ilerlemesinde bir rol oynar. Bilimlerde estetik çok seyrek olarak kendi başına erek olur ve hiçbir zaman da birincil erek olmaz. Bir örnek, konunun önemini belirginleştirebilir. Eski ve yeni Orta Çağ astronomları dairenin estetiksel yetkinliğiyle bağlanmış bulunuyordu ve bilim alanında elips bir rol oynamaya başlamadan önce Yeniden Doğuş’un yeni uzay görüşleri bu yüzden gerekli oluyordu derler. Bu saptama, büsbütün yanlış sayılmaz. Ama geç 17.yy’dan önce hiçbir estetiksel değişiklik elipsi astronomi için önemli kılamamıştır. Güzelliği ne olursa olsun, dayanağı merkezdeki yer kütlesi olan astronomi kuramlarında bu şeklin hiçbir yararı olmamıştır. Yalnız Copernicus Güneşi evrenin merkezine oturttuktan sonra, elips bir astronomi sorununun çözülmesine yardımcı olabilmiştir ve bundan yararlanmış olan Kepler, Copernicusçuluğa dönmüş olan matematik bilgisi güçlü kimselerin en başında gelir. Olanak ile onun gerçekleşmesi arasında bir gecikme süresi olmaz. Kepler’in doğada Pythagorasçı matematiksel uyumlar görüşü, elips biçimindeki yörüngelerin doğaya uygun olduğu bulgulamasında araçsal bir değer taşıyordu kuşkusuz. Ama sadece araçsaldı bu da: İvedi bir teknik bulmacanın çözümü, diyeceğim, Mars’ın gözlemlenen hareketinin betimlenmesi için tam zamanında gelmiş,tam isabetli bir araçtı. Bilim ile sanatın benzerliğini yeni bir içe doğuş gibi gören Hafner ile benim gibi kimseler, sanatçının da bilim adamı gibi zanaatının sürdürülmesinde çözülmüş olması gereken ve sürüp giden teknik sorunlarla karşılaştığını vurgulamaya ilgi göstermişlerdir. Daha da ötesi, biz bilimadamının da sanatçı gibi estetik kaygılarla yönlendiği ve yerleşik algılama kipleriyle yönetildiğini de vurgulamak isteriz. Bu koşutlukların da yine hem altını çizmeli ve hem de geliştirmelidir. Bilimle sanatı sanki bir tek şeymiş gibi görmenin kazançlarını daha yeni anlamış bulunuyoruz. “Estetik” terimi ne anlama gelirse gelsin, sanatçının ereği estetiksel nesneler üretmektir; teknik bulmacalar, onun bu nesneleri üretebilmek için çözmek zorunda kaldığı şeylerdir. Öte yandan bilim adamları için, çözülmüş teknik bulmacalar erektir ve estetik de buna erişmenin bir aracıdır. İster ürünler dünyasında ister etkinlikler dünyasında olsun, sanatçı için erek olan şey, bilim adamı için araç olur ve bunun tersi de geçerlidir. Bu bağlam değişimi, ayrıca, daha büyük başka bir önemli değişikliğe de işaret eder-yeteneksel özdeşliğin kamusal ve özel, belirtik ve eklemlenmemiş bileşenleri arasındaki değişime. Bilimsel bir topluluk üyeleri hem kendilerine göre ve hem de kamuya göre, bir sorun çözüm(leri) takımını birlikte paylaşırlar; buna karşılık yayınlanmış yapıtlarından çoğun güçlükle çıkarılabilen estetik tepkileri ve araştırma biçemleri, büyük ölçüde kişisel ve değişik olur. Sanatlar üstüne bir genelleme yapmaya yetkim yok ama bir sanat okulu üyelerinin daha çok biçem ve estetiği paylaştıkları ve onunla özdeşleştiklerinde bir anlam; gruplarının iç bağlılığının bir belirleyicisi olarak aralarında paylaşılan sorun çözümlemelerinden önce gelen bir anlam yok mudur? Şimdi Hafner’in koşutluklarından bir başkasına, kamusal tepkiye bakalım. Geniş ölçüde yaygınlaşmış kitlece yabancılaşma hem bilime ve hem de sanata gösterilen çağdaş tepkinin bir karakteristiğidir. Bu tepki çoğun benzer terimlerle dile getirilir. Ama açıklık sağlayan ayrımlar da bulunmaktadır. Yaşadıkları çağın bilimini yukarıdan bakarak reddeden kimseler, beş yaşındaki çocuklarının da bu kadarını yapabileceklerini söyleyemez. Günümüzde bilimadamlarınca en çok beğenilen etkinlikten kaynaklanan şeyin, gerçek de hiç de bilim olmadığını, daha çok oyun(hile) olduğunu da iddia etmezler. Bilimler için, Hafner’in denemesinin ilk ele aldığı çizgi-resmin açık bir eşdeğerlisini düşünmek çok zordur. Bu ayrımlar daha genel olarak anlatılabilir. Kısmen sadece iç sıkıntısından türemiş olan, bilimin halkça reddedilişi, bir türden olarak girişimin reddedilmesidir aslında. “Bilimden hoşlanmıyorum!” Buna karşılık sanatın halkça reddedilişi ise bir devinimin bir başkası adına reddedilmesidir:
“Modern sanat hiç de gerçek sanat değildir; benim tanıyabileceğim konuları olan resimler verin bana.”
Tepkide gösterilen bu farklı doğrultular, kamunun sanat ve bilimle bağlantısında daha köklü bir ayırıma işaret eder. Her iki girişim de eninde sonunda, destek bakımından, kamuya bağlı bulunmaktadır. Kamu, doğrudan ya da seçilmiş kurumlar aracılığıyla, hem sanat ve hem de bilimin teknolojik ürünlerinin bir tüketicisidir. Ne ki yalnız sanat için vardır tüketici topluluğu; bilim için yoktur. Bana kalırsa Scientific American dergisinin bile asıl okuyucuları bilim adamlarıyla mühendislerdir. Bilim adamları bilimin okuyucu topluluğunu oluşturur ve özel bir uzmanlıktaki insan için, ilgili tüketici topluluğu daha da küçüktür,uzmanlığın öbür uygulayıcılarından ibarettir. Onlar bu çalışmaya yalnızca eleştirel bir gözle bakarlar ve onun meslekte daha ileriye gitmesini sadece onların değerlendirmeleri etkiler. Mesleki çalışma için daha geniş bir tüketici topluluğu arayan bilimadamları, meslektaşlarınca küçük görülürler. Gerçi sanatçılar da elbet birbirinin yapıtlarını değerlendirirler. Ama, Ackerman’ın işaret ettiği gibi, meslek uygulayıcılarının küçük bir grubu sadece yenilik getiren kişiye bütün kamuoyunun ve meslektaş sanatçılarının çoğunun ortak mahkumiyetine karşı destek sağlar. Ama birçok kimse, yenilikçinin çalışmasını köklü bir biçimde inceler ve onun meslek başarısı hem bu köklü incelemeye ve hem de eleştirmenlerin, galerilerin ve müzelerin gösterdikleri tepkiye bağlıdır; bunlardan hiçbirinin bilim yaşamında bir koşutu yoktur. Sanatçı bu kurumlara ister değer versin isterse reddetsin, reddedilmesindeki şiddetin bazen göstermiş olduğu gibi, o bunların varlığından yaşamsal bir biçimde etkilenir. Sanat özü bakımından başkasına yönelik bir girişimdir adeta. Bilim ise belli bir ölçüde böyle değildir. Hem tüketici topluluğundaki ve hem de amaçlar ile yolların özdeşliğindeki bu görüş ayrılıkları, bu noktada, bilim ve sanat arasındaki ayrımların daha merkezi ve önemli bir gruplaşmasının yalıtık belirtileri olarak sadece çıkarsanmış bulunmaktadırlar. Son çözümlemede bu daha derin görüş ayrılıklarını tanılamak ve belirtilerin doğrudan doğruya bunlardan doğduğunu göstermek olanağı bulunacaktır. Şimdilik ben bu türden bir şeye girişecek kadar hazırlıklı değilim, çünkü bir etkinlik olarak sanat üstüne çok az bilgi vardır. Ama buraya değin incelenmiş belirtilerin aralarında nasıl bağlandıklarını ve daha başka ayrım belirtilerine nasıl bağlandıklarını söyleyebilirim. Onları bir örüntünün parçaları gibi görme, sorunumuzun gelecekteki işlenmesinin eklemleştirip belirtik kılacağı şeyi bir çırpıda anlamamıza olanak verebilir. Bu amaçla hem Ackerman’ın ve hem de benim daha önce gönderme yaptığımız, bilimadamları ile sanatçılar arasındaki bir ayırımı,onların kendi disiplinlerinin geçmişine karşı keskin bir biçimde birbirinden ayrılan yanıtlarını ele alıp anımsayalım. Çağdaşları onlara değişik bir duyarlıkla yönelmiş olsalar da sanatçı etkinliğin geçmişteki ürünleri sanat sahnesinin yine de yaşamsal kesimleridirler. Picasso’nun başarısı Rembrandt’ın resimlerini müzelerin depo mahzenlerine sürüp göndermez. Yakın ve uzak geçmişin başyapıtları çağdaş etkinliğin yasal ürünleri diye kabul etmeyişiyle de garip bir biçimde, nedense hiç değişmez. Sanatla bilim arasındaki zıtlık hiçbir alanda daha açık görülemez. Bilimle ilgili ders kitapları eski kahramanların adları ve hatta bazen resimleriyle donatılmıştır; ama eski bilimsel yapıtları yalnız tarihçiler okur. Bilim alanında açılmış olan yeni çığır, bir bilim kitaplığındaki etkin konumlarından, zamanını doldurmuş kitapların ve gazetelerin ansızın alınıp bir depoya işe yaramaz diye atılmasına yol açar. Bilimsel müzelerde çok az bilim adamı görülür; bunların işlevi, her ne olursa olsun, zanaatı zihinlere yerleştirmek ya da kamunun beğenisini aydınlatıp geliştirmek değil, bilime yandaş toplamak ve kimilerini anıtlaştırmaktır. Bilim, sanattan farklı olarak, kendi geçmişini yıkar durur. Ne var ki Ackerman’ın da belirtiş olduğu gibi, sanatçılarla tüketici toplulukları arasındaki o ince kaynaşma, çağdaş yenilikler aracılığıyla dolayımlaşmıştır genelde. Yenilikleri bir ya da daha çok (s:411) kuşak geriletip erteleyen, müzelerin ve (kurum olarak) benzeri kuruluşların işlevi olmuştur genellikle. Ackerman’ın da belirtmiş olduğu gibi,bu gecikme süresinin giderilmesi-diyeceğim, öbür sanatçıların onaylamasından önce kendi adına yeniliklerin kabul edilmesi-sanatsal girişimin kendi başkaldırısıdır. Benim hem akla yatkın ve hem de çekici bulduğum bu görüşe göre, sanattaki gelişim, üyelerinin sanat yaratmadığı ve beğenilerinin de yeniliklere direnen kurumlarca oluşturulduğu bir tüketici topluluğunun varlığıyla şekillenir kimi temel bakımlardan. Bilim alanında böyle bir tüketici topluluğunun bulunmayışının bir nedeni (ve bir tüketici topluluğu yaratmanın böylesine zor olmasının nedeni), bana kalırsa, müze gibi bir şeyler arasında dolayım kuran kurumların bilim adamının mesleki yaşamında hiçbir işlevi olmamasıdır. Onun kamu ile kaynaşmayı sürdürmesine olanak veren ürünler, kimi zaman yalnız bir kuşak eskimiş olsa da henüz, bilim adamı için artık ölü ve işi bitmiş sayılır. Tüketici topluluğu sorununun bir ikinci yanı daha vardır; ama belirti ilişkileri örüntüsünün başka bir parçasını ilkin işlemek yerinde olacaktır. Sanatçı için asıl olan Müze, bilim adamı için niçin işlevsiz olmakta?
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://mikailkonukcu.tr.gg
miko
Süper Üye
Süper Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 36

MesajKonu: Geri: BİLİM VE SANAT   Paz Tem. 12, 2009 7:34 pm

Sanırım bunun yanıtı, onların ereklerindeki daha önce tartışmış olduğumuz ayrımla ilgilidir; ama kanıtlamanın yaşamsal bir öğesi bende yok. Bilmeyi gereksindiğim ve şimdiye değin bulamadığım şey, estetik başarısı dolayısı ile eski bir başyapıtı beğendiği halde, aynı zamanda, onunla aynı tarzda kendi resmini yapmanın bir sanatçı amentüsünün temel hükümlerini çiğnemek olacağını kabul ederken, sanatçının kendi kendisine ne dediğidir. Ben sözgelişi, Rembrandt’ın yapıtlarını yaşayan sanat olarak gören, buna karşılık, Rembrandt’ınkinden (ya da onun okulundan olanlarınkinden) sadece bilimsel araştırmayla iyice ayırt edilebilenleri sahte yapıtlar diye reddeden bir davranışı, belki sadece tanıyabilir ve değerlendirilebilirim; ama içime sindiremem ya da anlayamam; (sahte sözcüğünün bu bağlama aktarılması ilginçtir; çünkü hafifçe zorlanmıştır). Bilimlerde bu gibi sorunlar bulunmaz ve sahtekarlık, asıl anlamı dışında, buna karşılık,düşünülemez bir şeydir. Sözgelişi bilim adamı, yapıtı Galileo ya da Newton’dan çok niçin Einstein’ınkine ya da Schrödinger’inkine benziyor?” diye sorulduğunda (s: 412), herhalde şöyle yanıt verecektir: Dehaları ne olursa olsun Galileo ile Newton yanılıyorlardı, bir yanlışlık vardı. Bu durumda benim sorunum bir geleneği ölü, ama onun ürününü canlı ilan eden bir ideolojide “doğru” ve “yanlış”, “hatalı” ve “hatasız” nitelemelerinin yerini neyin almış olduğunu öğrenmek olmalıdır. Bu sorunun çözümü, bana göre, sanat ile bilim arasındaki ayrımı derinden kavramanın önkoşuludur. Ama varlığının kabul edilmesi, bir ilerlemeye de yol açabilir. Birçok bulmaca gibi, bilim adamlarının çözmeyi amaçlamış oldukları da sanki yalnız bir çözümü ya da bir tek en iyi çözümü varmış gibi görünür. Bu çözümü bulmak, bilim adamının ereğidir; o bir kez bulununca, daha önceki girişimlerin tümü, bilinen ilgilerini araştırmayla yitirmiş olurlar. Bilim adamı için fazladan bir yük olurlar; disiplinin ilgileri içinde bir kenara konulması gereken boşuna bir yük olurlar. Onlarla birlikte özel ve kişisel etkenlerin bir çok izi de ıskartaya çıkarılır, bulgulayıcıyı çözümüne götüren tarihsel ve estetiksel olanlar kalır sadece (sanatçıların hazırlık taslaklarına verilen değeri bilim adamlarının eşdeğerli müsveddelerinin yazgısıyla karşılaştıralım; birincisi seyirciye daha tam bir değerlendirmede yol gösterir; ikincisi ise daha sonraki ve daha tamamlanmış değişkenlerle karşılaştırıldığında, sadece yaratıcısının anlıksal yaşam öyküsünü aydınlatır, bulmacanın çözümünü vermez). İşte bunun içindir ki, ne zaman aşımına uğramış kuramlar ne de giderek yürürlükteki kuramın özgün formülasyonları uygulamacıları pek ilgilendirmez. Başka bir deyişle söylersek, işte bunun içinidir ki, bir bulmaca-çözümü girişimi olarak bilimin müzelerde yeri yoktur. Ama sanatçının da çözülecek bulmacaları vardır elbet, perspektif, renklendirme, fırça teknikleri ya da çerçeve çatma bulmacaları vb gibi. Ne var ki bunların çözümü, yapıtının amacı değildir, daha çok bu amaca ulaşmanın bir yoludur. Onun daha önce gereğince belirginleştirmediğini söylediğim hedefi, estetiksel bir nesnedir, üçüncü şıkkın olmazlığı yasasının uygulanamadığı daha global bir üründür. Matiss’in Odalisque tablosunu gördükten sonra, Ingres’inkine yeni bir gözle bakılır ama bakmaktan da geri durulmaz. Bir bilimadamının bulmacasına iki çözüm olamadığı halde, bunların her ikisi de bu yüzden müzelik (s: 413) yapıtlar olabilirler. Ereksel-araçlar spektrumunda bulmaca çözümlerinin farklı konumu da sanat ve bilim için bir tüketici topluluk sorununa bir ikinci ama belki daha köklü çözüm sağlar.

Her iki disiplin de uygulayıcılarına bulmacalar sunar ve her iki durumda bulmaca çözümleri teknik giz’lidir. Böyle oldukları için, uygulayıcılarının, sanatçıların ve bilimadamlarının yoğun ilgisini üzerinde topladıkları halde, genel tüketici kütlesinde neredeyse hiçbir ilgi uyandırmaz. Bu büyük grubun üyeleri sanatta da bilimde de bir bulmacayı ya da bir çözümü kendi başlarına her zaman tanıyamazlar. Onları ilgilendiren daha çok girişimlerin daha global ürünleridir; bir yanda sanat yapıtları, öte yanda, doğa üstüne kuramlardır. Ama sanatçı gözünde sanat yapıtlarının olduğundan farklı olarak, bilim adamı gözünde kuramlar her şeyden önce birer araçtırlar. Başka yerde de uzun uzadıya belirtmiş olduğum gibi, o bunlara kesin gözüyle bakmak ve kullanmak üzere eğitilmiştir, onları değiştirmek ya da üretmek için değil. Gerçekte kamusal tepkiyi çağrıştıran çok özel durumlar dışında, bilimde kamuyu en çok ilgilendiren şey, bilimadamı için kesinlikle ikinci dereceden ilginç bir iştir. Geçmişin ürünlerine bağlanan değer, erekler ile araçların özdeşliği ve bir tüketici kitlesinin bulunması, hep birden sanat ile bilim arasındaki birbiriyle bağlantılı ayrımlardan oluşan bir tek örüntünün parçaları gibi görülebilirler. Bu örüntü daha açık seçik olarak, daha büyük derinliğe inebilen bir çözümlemeden gün yüzüne çıkacaktır belki ama bugüne gelinceye bu erekle iyice ortaya konmuş kavramlar üstüne benim çok az bir bilgim olmuştur. Ama birkaç bağlayıcı kesin saptamaya bir önsöz olarak benim yapabileceğim şey, kimi fazladan ayrılık belirtilerini kuşatacak örüntüyü; bu durumdaki sanat ile bilimin zaman içinde geliştikleri yolların bir incelenmesinden çıkan belirtilere yaygınlaşmaktadır. Başka bir yerde Ackerman’ın da işaret etmiş olduğu gibi, iki disiplinin evrim çizgilerinin benzerliğini vurgulamaya çalışmıştım ben. Her ikisinde de tarihçi uygulamanın, şu ya da bu değerler, teknikler ve modeller üstüne başka bir kararlı topluluktan temellenen bir geleneğe uygun düştüğü dönemleri bulabilir. Her ikisinde de içinde bir geleneğin ya da bir değerler ve modeller takımının bir başkasına yol açtığı, görece hızlı değişiklik dönemleri görülebilir. Demek ki herhangi bir insani girişim konusunda belki çok şey söylenebilir yine de. Büyük gelişim örüntüsüyle ilgili olarak benim özgünlüğüm, böyle bir şey varsa elbette, sadece, sözgelişi, sanatların ya da felsefenin gelişimi konusunda uzun süredir kabul edilmiş olan şeyin, bilime de uygulanmış olduğu üzerinde durmuş olmamdır. Dolaysıyla köklü bir benzerliğin bir ilk adamdan başka bir şey olmadığını tanıyalım. İşte bu adım atıldıktan sonra, ince gelişim yapısındaki birçok aydınlatıcı ayrımları bulmaya da hazırlıklı olmak gerekir. Bunların birçoğunun kolaylıkla bulunacağı da anlaşılmış bulunmaktadır. Sözgelimi sırf sanatsal bir geleneğin öbürünü yanlış ya da yanılgılı kılmadığından ötürü, sanat bilimden çok daha kolayca,birbirleriyle bağdaşmayan birçok geleneği ve okulu aynı anda destekleyebilir. Yine aynı sebepten dolayı, gelenekler değiştiğinde, buna eşlik eden tartışmalar da bilimde, sanatta olduğundan çok daha hızlı çözülür genelde. Sanatta diyor Ackerman, yenilik üstüne tartışma, öfkeli eleştirmenlerin ateşini üzerine çekecek yeni bir okul kuruluncaya değin sona ermez genellikle; ama o zaman bile tartışmanın sonu, eskisinin sonunu değil,yeni geleneğin kabulünü anlatır sanırım çoğunlukla. Buna karşılık bilimlerde, yengi ya da yenilgi pek o kadar uzun uzadıya ertelenmez ve yitiren yan o anda hemen bir yana bırakılır. Arkada kalan yandaşları, eğer kalmışsa, alanı terketmiş gibi görünürler. Yine bunun gibi, yeniliğe karşı direnme hem sanatta ve hem de bilimde belirgin bir ortak nitelik olsa da,bu yeniliğin sonradan tanınmasına sanatlarda her zaman rastlanılır. Bilime katkıları her zaman teslim edilen birçok bilimadamı, başarılarının ödülünü görecek denli uzun yaşayamamıştır hiçbir zaman. Mendel’in durumu gibi ayrıksı durumlarda bilim adamının gecikmiş olarak yeniden bulgulanması gereken bir katkıdır. Mendel’in durumu, şu bakımdan bilimsel başarının sonradan tanınmasına tipik bir örnek oluşturur; onun yazmış olduğu parlak bildirilerin, kendi çalışma alanının daha sonraki gelişimi üzerinde hiçbir etkisi olmamıştır. Sanatla olan koşutluk kopar, çünkü Mendel’in ölümünden ( çalışmasının bulgulanmasına değin hiçbir Mendelci okul kurulmamıştır; bir süre kendi başına yalnızlık içinde çalışmış olan, ama en sonunda ana bilimsel gelenekçe kuşatılmış bulunan bir okuldur o. Bu ayrımlar, sanatçıların ve bilim adamlarının davranış grubundan alınmıştır ve tek tek mesleklerin gelişiminde de görülebilirler. Sanatçılar yaşamları boyunca, bir ya da birçok vesileyle dramatik değişiklikler geçirebilirler ve bazen de isteyerek geçirirler biçem bakımından. Yine bunun gibi, birçok sanatçı, üstatlarının biçeminde resim yapmaya başlar; yalnız daha sonra kendilerinin tanınmalarına yol açacak olan anlatımı bulgularlar. Tek bir bilimadamının mesleki yaşamında da çok seyrek de olsa benzeri değişiklikler olur; ama bunlar isteğe bağlı değildir. (Kendi başına aydınlatıcı olan ayrıksı durum, bir bilimsel alanı tümüyle bir öbürünün adına değiştiren, diyeceğim fizikten biyolojiye geçen adamlarca sağlanır). Buna karşılık onlar ya bilim adamının ilk başta benimsenmiş olduğu gelenek içindeki ciddi iç güçlüklerle ya da kendi çalışma alanı içinde başka birinin ortaya koymuş olduğu bir yeniliğin özel başarısıyla dayatılmışlardır. Ama o zaman bile bu değişiklikler istemeye istemeye karşılanmıştır; çünkü bilimsel bir çalışma alanında biçem değiştirmek, bir insanın ilk ürünlerinin ve ilk ustalarının yanlış yolda olduğunu açıkça bildirmek demektir. Ackerman’ın algısal bir saptaması, bu gelişim ayrımları topluluğunun özeğine giden yolu işaret etmektedir sanırım. Dediğine bakılırsa, sanatın evriminde, çözmeyi amaçladığı bulmacalar gerektiği gibi yanıt veremez olunca bilimsel bir geleneğin karşılaştığı iç bunalımların tıpkısı gibi bir şey yoktur. Ben de bunu kabul ediyor ve şu noktayı da eklemek istiyorum sade: Böyle bir ayrım, bulmaca çözmeyi amaçlayan bir girişimle amaçlamayan bir girişim arasında kaçınılmazdır (Unutmayalım ki tartışılmakta olan bir çok ayrım bakımından, matematik biliminin gelişimi sanatın gelişimine, biliminkinden çok daha sıkıca benzer. Çok az matematik bulmaca çözümleri anından önce tanınmıştır. Her ne olursa olsun böyle bir bulmacayı çözmekteki başarısızlık, matematik bilimin temelinde yatmadıkça, alanın ön varsayımları üzerine hiçbir zaman kuşku (s: 416) serpmez, uygulayıcılarının yeteneklerine karşı sadece kuşku uyandırır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://mikailkonukcu.tr.gg
miko
Süper Üye
Süper Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 36

MesajKonu: Geri: BİLİM VE SANAT   Paz Tem. 12, 2009 7:34 pm

Öte yandan bilimlerde, herhangi bir bulmaca, eğer inatla çözüm gelmiyorsa, teme sorunlarını ortaya çıkarır). Ackerman’ın gözlemi doğru olmalıdır ve bir örüntünün parçası gibi göründüğünde de son derece önemli olduğu anlaşılır. Bilimlerde bunalımın işlevi, yenilik gereksinimini sinyallemek, bilimadamlarının dikkatini verimli yeniliklerin doğabileceği alanlara yöneltmek ve bu yeniliğin özyapısıyla ilgili ipuçlarını çağrıştırmaktır. Sırf içinde-kurulu bir sinyal dizgesine sahip olduğu için disiplin, bilimadmalarının gözünde yeniliğin kendisinin birincil bir değer taşımasına gerek kalmaz ve kendi başına alınan yenilik istenmez. Bilimin de kendine özgü bir seçkinler katmanı vardır ve kendi artçı muhafızları, Kitsch üreticileri de olabilir. Ama bilimsel öncü-muhafız olmaz ve öncünün bulunuşu bilimi tehdit eder. Bilimsel gelişim içinde yenilik, somut bulmacaların ortaya koymuş olduğu somut çatışmalar, çoğun istemeye istemeye olan, bir yanıt olarak kalmalıdır. Ackerman’ın söylediğine göre, sanatlara da, öncü sanata gösterilen çağdaş karşılık bir tehdit oluşturur ve o bunda haklı olabilir. Ama bu, bir öncü sanatın varlığının dışavurduğu tarihsel işlevi gizlememelidir. Hem birey olarak ve hem de grup halinde, sanatçılar anlatılacak yeni şeyler ararlar ve onları dile getirecek yeni yollar ararlar. Yeniliği birincil değer kılarlar ve öncü sanat bu değere kurumsal bir anlatım vermeden önce de böyle yapmaya başlamışlardır. En azından Yeniden Doğuş’tan beri sanatçı ideolojisinin bu yenilikçi bileşeni ( bu, ne tek ne de öbürlerinin hepsiyle kolayca bağdaşabilir bir bileşen değildir), bilimde devrimi destekleyebilmek için iç bunalımların yapmış olduğu şeyin bir bölümünü sanatın gelişimi adına yapmıştır. Sanatçılar ile bilim adamlarının yaptıkları gibi, sanatın değil de bilimin birikimci olduğunu gururla söylemek, her iki alanda da gelişim örüntüsünü yanlış anlamaktır. Gelgelelim bu sık sık yinelenen genelleştirme, bizim incelemekte olduğumuz ayrımların en derini olabilecek bir şeyi dile getirir: Bilim adamları ve sanatlarca yenilik adına yenilik’e verilecek kökten farklı değeri örneğin. Konuyu birden değiştirerek ve benim Bilimsel Devrim adlı kitabımdan Ackerman’ın yararlanmasıyla ilgili Kubler’in saptamalarını da çok kısa olarak yorumlamak yoluyla, kişisel ya da mesleki ayrıcalığı savunarak sözümü bağlayacağım. Muhakkak ki bu benim hatamdır. Çünkü Kubler’in gönderme yaptığı noktalar kitaptaki en karanlık noktalar arasındadır; ama yine d onun hem görüşlerimi ve hem de onların, tartışılmakta olan problemlerle olan olası ilgisini yanlış anladığını belirtmek yerinde olur. İlk ağızda şunu belirteyim: Paradigma ve devrim kavramlarını “büyük kuramlar”la hiçbir zaman sınırlandırmayı düşünmedim. Tam tersine, bu kavramların özel öneminin,oksijen,x-ışınları ya da Uranüs gezegeninin keşfi gibi olayların garip bir biçimde birikimci-olmayan karakterini daha tam bir biçimde anlayabilme olanağını sağlamalarından ileri geldiğini kabul etmekteydi. Daha da önemlisi paradigmalar da kuramlarla büsbütün eşitlenmiş olamazlar. Daha köklü bir yolla söylersek, onlar bilimsel başarının kabul edilmiş somut örnekleri, bilim adamlarının özenle inceledikleri ve kendi yapıtlarına örnek aldıkları güncel sorun çözümleridirler. Paradigma kavramı sanat tarihçisine yararlı olabilirse, paradigmalar olarak hizmet görecek biçemler değil, resimler olacaktır. Bu koşutluğu çizme yolunun önemi anlaşılmıştır, çünkü beni kuramlar üzerine konuşmaktan paradigmalar üzerine konuşmaya çeken sorunlar, Kubler’I biçem kavramını hor görmeye itenlerle çok yakından özdeştir. Hem “biçem” ve hem “kuram”, tanınabilir biçimde birbirine benzer olan yapıt(lar) grubu betimlenirken kullanılan terimlerdir. (Onlar “aynı biçemde” ya da “aynı kuramın uygulamalarında”dırlar). Her iki durumda da belli bir biçemi ya da belli bir kuramı bir başkasından ayırt eden ortaklaşa öğelerin yapısını açıklamak güçtür-son çözümlemede olanaksızdır bence. Bu gibi güçlüklere karşı benim yanıtım; bilim adamlarının, bir kuramı oluşturan öğelerin soyutlanması gibi herhangi bir süreç olmaksızın, paradigmalardan ve modellerden bir şeyler öğrenebileceklerini söylemek olmuştur. Sanatçıların özel sanat yapıtlarını derinden derine inceleyerek öğrenme tarzı için de aynı türden bir şey söylenebilir mi bilemem?
Kubler benim için önemli başka bir genelleme daha yapıyor. Diyor ki:
“Gerçekte Kuhn’un saptamaları, elde ettikleri sonuçlardan çok bir topluluğun davranışına dönük olduklarından, budunbilimsel (etolojikal) niteliktedir. Burada hiçbir yanlış anlama yoktur. Bir betimleme olarak Kubler’in saptaması, benim ana ilgilerimin birçoğunu incelikle yakalıyor. Gelgelelim, bu ilgilerin, şu anda üzerinde durulan konularla ilgili bulunmadığını ilan edebilmek için,bir tartışma bile olmaksızın, böyle bir betimlemenin kullanılabileceğini anlamakta kafamı karıştırıyor. Hem Kubler’in gönderme yaptığı kitapta ve hem de daha önce geçen yorumlarda benim söylemeye çalıştığım şey şudur: Bilim ve sanat tarihçilerini ve filozoflarını en çok sıkan sorunların birçoğu, budunbilimsel ya da toplumbilimsel gözle bakıldıklarında, paradoksal havalarını yitirirler ve araştırma konularına dönüşürler. Bilim ile sanatın insan davranışının ürünleri olduğu beylik bir düşüncedir; ama bundan dolayı önemsiz de değildir. Hem “biçem” ve hem de “kuram” sorunları, sözgelimi,aşikar olanı gözardı edebilmek için ödediğimiz birçok bedeller arasında yer alabilirler." (Kuhn, Thomas; Asal Gerilim (1977) Kabalcı yay (1994), Çev: Yakup Şahan, s: 406-419,son satırlar) Bilimde yeni buluşlar ve ilerlemeler belirli bir kişiye bağlı değildir. Newton olmasaydı aynı buluşu yapan bir başka deha çıkacaktı. Einstein için de böyle, ama Shakespeare, Mozart ya da Picasso için aynı şeyi söyleyemeyiz. (Lewis Wolpert, BDOD s: 84)
Rekabet, İşbirliği ve Sorumluluk
Bilime ilişkin pek çok yanlış değerlendirmelerden birisi de bilimadamlarının hiçbir kişisel çıkar gözetmeksizin ve dünyayı daha iyi anlamaktan başka bir ödül beklemeksizin yalnızca gerçeği aradıkları ya da tamamen rekabetçi ve bencil olduklarıdır. Bunların her ikisi de bir miktar gerçek payı içermelerine karşın, aslında yanıltıcı imajlardır. Bilimadamları,işlerine duygusal bağlarla bağlıdırlar ve yeni şeyler bulmanın vereceği sevincin yanısıra, bilimadamları arasındaki sosyal etkileşim de hedeflerini saptamada çok önemli bir rol oynar. Bilimsel bilgi birikimsel (kümülatif)tir, bilimadamlarının birbirleriyle ilişkisi çok özeldir: hem rekabet içindedirler hem de birbirlerinin onayına ve saygısına olan gereksinimleri yüzünden işbirliğine girerler. Bilimadaları,düşüncelerinin diğer bilimadamları tarafından kabulünü isterler, ama yeni fikirlerin kabul edilmesi,doğrulama ya da (s: 101) çürütme yönünde verilecek bir yargıdan çok daha karmaşık birşeydir. Bilimadamları geçerli nedenler olmadıkça kendi görüşlerini bırakıp başkalarının fikirlerini kabul etmekten hoşlanmazlar. Yaratıcı sanatlarla karşılaştırıldığında bilim, sonuçta anonim bir girişimdir. Bazı bilimadamlarının isimleri yeni bir buluş nedeniyle belirli bir süre için gündemde kalsa da uzun vadede bilime yapılan bütün katkılar, herkesin malı olan genel bilgi dağarcığının bir parçası haline gelir. 17.yy’da matematikte devrim yaratan ve bütün uygulamalı matematiğin ve mühendisliğin temelini atan diferansiyel ve integral hesapları buna güzel bir örnektir. Bugün tarihçiler dışında hiç kimse ne bu hesapların Leibniz ve Newton tarafından birbirlerinden habersiz olarak aşağı yukarı aynı zamanlarda bulunmasa ne de ikisinin öncelik için sert tartışmalara girişmesi ile ilgilenir ve o içinden çıkılmaz makalelerini okumaya kalkışır. Fikirler bir kez genel bilgi bütününün bir parçası haline geldikten sonra kaşifler ve yaratıcılar ortadan silinirler Bilimsel makalelerin ömrü kısadır. Önemli olanlar bile birkaç yıldan sonra referans olarak gösterilmez. Evrim kuramını anlamak için kimse önce Darwin’i okumaz. DNA'yı anlamak için Watson ve Crick’in orjinal makalelerini de. “Bilimadamları bilim dünyasından yalıtılmış olarak çalışamazlar, çünkü uğraştıkları özünde birikimsel bir iştir. Bütün bunları sanatlarla karşılaştırın: ressamlar, romancılar ve şairler için önemli olan tek şey kendi özgün yaratılarıdır. Sanatçılar ortak bir işe katılmazlar; sanatçının eseri daha büyük bir bütünün içinde erimez ve o eserin özü bireyselliğidir. Oysa bilimadamı için amaç tam tersine, fikirlerini diğerlerinin kabul etmesi ve bunlar üzerinde görüş birliği sağlanmasıdır. Matematikçi Dawid Hilbert’in söylediği gibi bilimsel bir çalışmanın önemi, okunmasını gereksiz kıldığı kendinden önceki yayınların sayısı ile ölçülebilir. Bilimadamlarının toplumsal davranışını önemli ölçüde etkileyen (s: 102) kendine özgü bir özelliği, bir buluşun sadece bir tek kez gerçekleştirilebilmesidir. Belli bir buluş bir kere gerçekleştirildikten sonra diğerleri artık aynı şeyi yapamazlar; buna karşın her yeni buluş diğerlerinin önünde ufuklar açacaktır. Genel görelilik kuramı ya da doğal seçim yoluyla evrim kuramı ya da DNA’nın yapısı yeniden keşfedilemez. Shakespeare’in Hamlet’i bir keşif değildi; başkalarını benzer konular üzerinde yazmaktan alıkoymadı. Watson ve Crick’in DNA’nın yapısını aydınlatmaları tamamen farklıydı: Onlar bir kere bu işi başardıkları zaman önemli bir problem artık çözülmüştü ve ondan sonra hiçkimse aynı şeyi yapamazdı. Hamlet’i yazmak bu anlamda hiçbir problemi çözmemişti. DNA’nın yapısının bilinmesi son derece geniş bir alanı araştırmaya açtı ve yeni buluşlara olanak sağladı. Gerçekten de o günden beri DNA üzerine yapılan çalışmalarla birkaç Nobel Ödülü daha kazanılmıştır. Watson ve Crick’in kendileri de çalışmalarını birçok başka bilimadamının sağladığı bilgi birikimi üstüne kuruyorlardı. Ve bu noktada karşımıza bilimin bir başka önemli özelliği daha karşımıza çıkıyor: Eeğer Watson ve Crick DNA yapısını bulmuş olmasalardı hiç kuşkusuz bu iş başka bilimadamları tarafından eninde sonunda başarılacaktı. Oysa sanatta, resim, müzik ya da edebiyat olsun durum tamamen farklıdır Eğer Shakespeare Hamlet’i yazmaşı olsaydı Hamlet hiçbir zaman yazılmamış olacaktı. Bütün bu nedenler yüzünden bir bilimadamının çalışmasına ve meslektaşlarına ilişkin benimsediği strateji bir sanatçınınkinden çok farklıdır. Sanatçılar bir bilimadamının sosyal yaşamının ekseni olan doğrulayıcı ya da çürütücü ölçütlere vurulmazslar Sanatçılar fikir çalabilirler ama bilimadamalarının yapabileceği anlamda tahrif edemezler: düzenbazlık yapamazlar. Böylece bilimin sosyobiyolojisi ile karşı karşıya geliyoruz. Sosyobiyolojinin tanımı bütün sosyal davranışın biyolojik temelinin sisitmetik olarak incelenmesidir. Sosyobiyolglar, hayvanların neden gözlemlediğimiz davranış biçimlerini benimsedikleri türünden sorular sorarlar. Pekiyi bilimadamları,bir anlamda kendi çocukları sayılan fikirlerinin başarı şansını en yükseğe çıkarmak için nasıl bir strateji benimsemelidirler? Konularına ve meslektaşlarına karşı nasıl bir tavır (s: 103) içinde olurlarsa en başarılı olabilirler? Bunlar, sosyobiyologların hayvan davranışları ile ilgili olarak sordukları çeşitten sorulardır. Örneğin sosyobiyolojide sık sık gündeme gelen bir soru özgeciliğin (başkalarının mutluluğunu ve iyiliğini kendisininkinden önce düşünme) kaynağıdır. (Lewis Wolpert, Bilimin Doğal Olmayan Doğası s: 101-104) Sanatın estetik kendi başına amaçtır; bilimlerde ise olsa olsa bir araçtır (Thomas Kuhn, Asal Gerilim s: 407-40. Bilimadamı için birinci derecede amaç teknik bulmacadır. Picasso’nun başarısı Rembrant’ın resimlerini müzelerden depo mahzenlerine sürüp göndermez. Bilim, sanattan farklı olarak kendi geçmişini yıkar durur (Asal Gerilim s: 411).

Bilimde Eşzamanlı Bulgular
Bunlardan en ünlüsü 1842-1847 arasında bulunan enerjinin korunumu yasasıdır. Bu yasa, birbirinden bağımsız olarak dört bilimadamı tarafından, J. R. Mayer, James P. Joule, L. A. Colding ve H. von Helmholtz tarafından bulunmuştur (atominsan.com).
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://mikailkonukcu.tr.gg
miko
Süper Üye
Süper Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 36

MesajKonu: BİLİMSEL SANAT   Paz Tem. 12, 2009 7:35 pm

Kimyasal ve Fiziksel Özellikleri

Suyun kimyasal formülü H2O’dur. Bunun anlamı bir su molekülünün iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluştuğudur. İyonik olarak da, (H+) bir hidrojen iyonuna bağlanmış, (OH-) hidroksit iyonu; yani HOH şeklinde tanımlanabilir. Standart sıcaklık ve basınçta, suyun buhar fazı ve sıvı fazı arasında dinamik (değişken) bir denge vardır. Saf su, kokusuz, tatsız, renksizdir; fakat havadaki karbondioksit kalıntıları ile karbonik asit çözeltileri oluşturmaya başladığı andan itibaren tadı bozulur ve tehlikeli bir hal alır.

Renk: Su kızılötesi ışınları güçlü olarak emer. Kızılötesi ışın, elektromanyetik spektrum üzerinde kırmızı renkli ışık halini alır, absorbe edildiği için kırmızı rengin küçük bir kısmı görünürdür. Bu nedenle, göl ve deniz gibi büyük su kütleleri içindeki saf su, mavi olarak görünür. Bu mavi renk, temiz bir okyanus veya gölde bulutlu bir hava altında da kolaylıkla görünebilir, bu da mavi rengin gökyüzünün yansıması olmadığını gösterir. Pratikte suyun rengi, içindeki katkı, kirlilik vb. etkenlere bağlı olarak büyük ölçüde değişebilir. Kireçtaşı, suyu turkuaz rengine çevirirken, demir ve benzeri maddeler kırmızı/kahverengi renge döndürmektedir, bakır ise mavi alev rengi oluşturur. Suyun içindeki yosunlar, suyu yeşil renkli olarak gösterir.

Çözücülük: Su, eriyebilen bir çok madde için çok iyi bir (solvent) çözücüdür. Bu tip maddeler hidrofilik (hydrophilic) maddeler olarak da bilinir) iyice karıştırılmak sureti ile su içinde erirler (örneğin; tuz). Su ile karışmayan maddeler ise (örneğin; yağ) hidrofobik (hydrophobic) maddeler olarak bilinirler. Bir maddenin su içindeki erime kabiliyeti, maddenin su molekülleri arasına çekilme kuvvetinin durumuna bağlıdır. Eğer maddenin su içinde erime (çözülme) kabiliyeti yoksa, moleküller su molekülleri arasından dışarı itilir ve çözülme olmaz.

Kohezyon ve adhezyon: Su kohezyon kuvvetine sahip bir maddedir, yani kendi molekülleri arasında çekim kuvveti sayesinde dağılmadan kalabilir. Su aynı zamanda adhezyon (farklı iki maddenin molekülleri arasındaki çekim kuvveti) kuvveti yüksek bir maddedir.

Yüzey gerilimi: Su, su molekülleri arasındaki güçlü kohezyon kuvveti nedeniyle oluşan yüksek yüzey gerilimine sahiptir. Bu etki görülebilir bir etkidir, örneğin, küçük miktardaki su çözünmez bir yüzey üzerine (örnolietilen) konduğunda, su, diğer madde ile beraber düşene dek kalacaktır. Çok temiz/dir.

Kılcal hareket: Kılcal hareket, suyun çok dar (kılcal) bir boru/kanalda yerçekimi kuvvetine karşı hareketini ifade eder. Bu hareket oluşur, çünkü su boru/kanalın yüzeyine yapışır ve daha sonra boru/kanala yapışan su, kohezyon kuvveti sayesinde üzerinden daha fazla suyun geçmesini sağlar. İşlem, yerçekimi adhezyon kuvvetini yenecek kadar su boru/kanaldan yukarı geçinceye dek tekrarlanır.

Bu olayı doğada da görmek mümkündür. Örneğin ağaçların kılcal damarlarında su en yüksek dallara kadar yerçekimine karşı hareket edebilmektedir.

Isı kapasitesi ve buharlaşma ısısı: Su, doğada amonyaktan sonra en yüksek özgül ısı kapasitesine sahip ikinci kimyasal madde olarak bilinmektedir. Benzer olarak yüksek bir buharlaşma ısısı (40.65 kJ/mol) vardır. Bu iki özellik, kendi molekülleri arasındaki büyük hidrojen bağları sonucu olarak ortaya çıkar. Bu iki özellik , suyun sıcaklık içindeki ani değişimleri engelleyerek Dünya’nın iklimini düzenlemesine olanak verir.

Donma noktası: Suyun basit fakat çevre açısından son derece önemli bir özelliği de suyun sıvı hali üzerinde batmadan yüzebilen, suyun katı hali olan buzdur. Bu katı faz, (sadece düşük sıcaklıklarda oluşabilen) hidrojen bağları arasındaki geometriden dolayı, sıvı haldeki su kadar yoğun değildir. Hemen hemen tüm diğer maddeler için, katı form sıvı formdan daha yoğundur. Standart atmosferik basınçtaki taze su, en yoğun halini 3.98 °C’de alır ve aşağı hareket eder, daha fazla soğuması halinde yoğunluğu azalır ve yukarı doğru yükselir. Bu dönüşüm, derindeki suyun, derinde olmayan sudan daha sıcak kalmasına sebep olur, bu yüzden suyun büyük miktardaki alt bölümü 4 °C civarında sabit kalırken, buz öncelikle yüzeyde oluşmaya başlar ve daha sonra aşağı yayılır. Bu etkiden dolayı, göllerin yüzeyi buz ile kaplanır. Hemen hemen tüm diğer kimyasal maddelerin katı halleri, sıvı haline göre yoğun olduğundan dipten yukarı donmaya başlarlar.

Üçlü noktası: Suyun üçlü noktası (saf haldeki sıvı su, buz ve su buharının dengede bulunduğu sıcaklık ve basınç kombinasyonu), kelvin sıcaklık ölçü biriminin tanımlanması için kullanılır. Sonuç olarak, suyun üçlü nokta sıcaklığı, 273.16 kelvin (0.01 °C) ve basıncı 611.73 pascal’dır (0.0060373 atm).

Elektriksel iletkenlik: Genellikle yanlış bir kanı olarak, suyun çok güçlü bir elektrik iletken olduğu düşünülür ve elektrik akımının öldürücü etkilerini iletme riski bu popüler inanış ile açıklanır. Su içindeki tüm elektriksel özelliği sağlayan etkenler, suyun içinde çözülmüş olan karbondioksit ve mineral tuzların iyonlarıdır. Su, iki su molekülünün bir hidroksit anyonu ve bir hidronyum katyonu halini alması ile kendini iyonize eder, fakat bu elektrik akımının yaptığı iş veya zararlı etkilerini taşımak için yeterli değildir. (”Saf” su içinde, hassas ölçüm cihazları, 0.055 µS gibi çok zayıf bir elektriksel iletkenlik değeri saptayabilirler.) Saf su, oksijen ve hidrojen gazları içinde de çözülmüş iyonlar olmadan elektroliz olabilir; bu çok yavaş bir süreçtir ve bu şekilde çok küçük bir akım iletilir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://mikailkonukcu.tr.gg
miko
Süper Üye
Süper Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 36

MesajKonu: BİLİM   Paz Tem. 12, 2009 7:35 pm

İnsanların gün geçtikçe sekülerizmin pençesine biraz daha düşerek başkalaştığı, cehalet ve dünya sarhoşluğuna kapıldığı ve kuru kalabalıklara rağmen yalnızlığı yaşadığı çağımızda Müslümanı çok önemli görevler beklemektedir.



Zira coğrafî hudutların sembolden ibaret olduğu ve adeta büyük bir köy haline gelen yaşlı yer yuvarlağının diğer ucundaki herhangi bir insanla temas her iki taraf için de elzem olmuştur.Hele birkaç asırdır Müslümanın ortak malı olan tekniğin çok ötesinde batılı bir hayat tarzının model alındığı düşünüldüğü zaman tebliğci olacak Müslümanın işinin ne denli zor olduğu meydana çıkacaktır. Bu bakımdan dünyaya ticarî faaliyetlerle durmadan açılırken huzur, saadet ve selamet kaynağı olan İslâm’ın pak ve nezih havasından ve ruhları mesteden ikliminden, diğer kardeşlerimize de taşımak borcunda olduğumuzu unutmayacağız. Bunun da yolu bilindiği üzere her türlü güçlük ve sıkıntılara rağmen insanlarla sıkı ilişki kurmaktan geçiyor. Bir zamanlar şehzadenin atının üzengisini öpmek için sıraya giren garbın elçileri bugün bizi hafife alıyor, gizli hesaplar taşıyor ve irtibatı kesiyorsa elbette ki bizim zaviyemizden birtakım sebepleri vardır. Devletlerarası teması ilgililere bırakarak fert ve toplum açısından bu yaklaşım darboğazında nerede, ne zaman ve hangi hataları yaptığımızın muhasebesini derinlemesine yapmalıyız. Hayali hikâyelerde geçtiği üzere Robenson gibi yalnız başına ıpıssız bir adada yaşamanın imkânsızlığı karşısında insanların birbirine muhtaç olarak bir toplum bünyesinde bulunması sağlam vücuttaki organların temasına benzer şekilde irtibatın kaçınılmazlığını ortaya koymaktadır.Bu temasın kötü neticeler vermemesi, çeşitli hile ve entrikalara karşı vakur duruşumuzun korunması için hangi metot ve stratejileri takip etmemizin iyi olacağına bir an önce karar vermemiz gerekiyor.Bu vadide rehber edineceğimiz en güzel örnek kimdir ve onun prensiplerine kolaylıkla nasıl varıp hayatımıza sokabiliriz?
Gönlünü Yüce Mevla’ya bağlayan Rasulü Zişan Efendimiz (s.a.v.) her yönden en güzel örnektir. Bu bakımdan Kur’an dili ile Üsve-i Hasene (en güzel örnek) olan Peygamberimizin insanlara yaklaşım metodu karşısında en acımasız, en gaddar ve en zalimler bile pes diyor ve teslim oluyorlardı. Peygamberimizin özellikle yüz ifadesi iletişimde sevimli ve güleryüz, bedeninin duruşu ise davasına inanan vakur bir hâl sergilerdi. Muhatabını tanır, haleti ruhiyesini bilerek nefsi için değil onu davaya kazanmak için en uygun şekilde hareket ederdi. Tatlı bir ses tonu ile ve tane tane konuşmaya başlardı. Konuştuğu zaman bütün vücudu ile ona döner ve karşıdaki elini çekmeden ellerini çekmezdi. Çevresine karşı duyarlıydı ve İslâm’a bir hakaret olmadığı müddetçe tebliğ yaparken şahsına yapılan kötülüklerden etkilenip öfkeye kapılmaz en mükemmel şekilde davranırdı. Bir savaş sonrası mescidde ganimet dağıtılırken genç bir bedevi yaklaşıp boynundaki atkıyı hemen onun boynuna doluyarak sıkmaya başlar. Sahabeler müdahale ile işini bitirmek isterler ama o engel olur. İsteğini sorup ganimetten pay verir. Bir müddet sonra bedevi aynı hareketi tekrar edince yine tehevvüre kapılarak başına toplanır sahabe. Fakat Peygamberimiz dokunmamalarını işaret eder. Mübarek boynunu inciten ve halkın içinde rencide eden gence sadece şöyle der: ”Acaba ben senin yerinde olsaydım ne yapardın?” İşte bu kısa ve tatlı hitap vahşi ve nizam bilmeyen bedeviyi ipek gibi yapmaya yetmiştir. Ellerine kapanır, kelime-i şehadet getirerek affını diler.
İletişimin temel aracı dil olduğundan Rasulü Âlişan Efendimiz onu çok iyi kullanır hatta zaman zaman muhatabının lehçe ve şivesi üzerinden konuşurdu. Nitekim Sa’d bin Bekir heyeti ile birlikte gelen Muhammed bin Atiyye Rasulullahın kendi lehçeleri ile hitap ettiğini belirterek sevincini izhar etmiştir. (Ö. Çelik / M. Öztürk / Murat Kaya, Üsve-i Hasene C:2 s.46.)
Muhterem Peygamberimiz (s.a.v.) konuşmalarında örnekler verirken aynen Kur’anî metodu kullanırdı. Zaten Hazreti Aişe (r.ah) validemizin ifade ettiği gibi onun ahlâkı Kur’an’dan ibaretti. Örneklerini karşıdaki insanın çok iyi bildiği ve ilgisini çektiği konulardan seçerdi. Böylece can kulağı ile dinlenirdi. Bizim gibi tanımadıkları bir âlem ve kavranmayan bir mesele sergilemezdi. Muhatabının gönlünü kazanarak İslâm’a çekmeyi hedeflerdi. Kayınpederi olup İslâm’dan önce çeşitli badireler çıkaran Ebu Süfyan Mekke’nin fethinde işkencelerle ölümünü beklerken “Ebu Süfyan’ın evine giren emniyettedir. Kim içeri girip kapısını kapatırsa emniyettedir.” buyurarak gönül fetihlerini Mekke’nin fethi ile tamamlıyordu.
Bugün çoğumuz çevremizle çatışma halindeyiz. Zira güzel ahlâk ve davranışlarımızı artırarak inisiyatif hareketlerimizi bu istikamette çekip çevirmeye ve kendimizi değiştirmeye gayret göstereceğimize her yerde insanları değiştirme ve kendimizin üstünlüğünü benimsetmeye çalışırız. İşte Allah’ın Yüce Rasulü (s.a.v.) vahiy terbiyesi ile yoğrulduğu için nefis terbiyesini emretmiş, gelmiş geçmiş bütün günahları affedildiği halde günde yüz kere istiğfar çekmiştir. Konuşurken, karar verirken hiçbir zaman nefsî istek ve arzuları ön plana sürmeyerek menfi tutum ve davranışları tevazu havuzunda eritir Hakk’ın emirlerini ortaya koyardı. Fakirleri, komşuları, hastaları ayırmaksızın ziyaret eder ve kendisine ziyarete gelip gelmediklerine bakmazdı. Şimdi ise ayırım yapılarak ün ve mevki sahibi kimselerle akraba ve iş arkadaşları dışında kimse kimseyi tanımadığı gibi sorup aramıyor. Hâlbuki sağlıklı iletişim öncelikle tutum ve davranışlarla ortaya konularak insanlara değer vermekle pekişmelidir. Sehl bin Hanif (r.a.) Hazreti Peygamberin insanlarla ilgilenmesini şöyle anlatır: “O Müslümanların zayıflarının yanına gelir, onları ziyaret eder ve cenazelerinde bulunurdu.” Yolculukta en geride seyrederken zayıf olanların hayvanlarını sürer ve yola devam edemeyenleri terkine alırdı.
Peygamberimiz (s.a.v.) zor, şiddet ve güçlük insanı değildi. Her amel ve davranışında, söz ve hareketlerinde kolaylığı emrederdi. Sünnet-i seniyyenin kendisi de sevdirme ve kolaylaştırma çizgisinde İslâm’ın uygulanma sanatı değil midir? Hazreti Aişe (r.ah.) Efendimiz için şöyle buyurur:”Ashabına emrettiği zaman daima kolaylıkla üstesinden gelebilecekleri amelleri emrederdi.” Eksik bırakmadan namazı en hafif kılandı. Bu sebepledir ki etrafında yığın yığın insan toplanır yaptığı ve konuştuklarına hayran kalırlardı. Onun sîreti ve sünneti evrensel boyutta olup bütün insanlığı kucaklayan çeşitlilik, pratiklik, bütünlük ve ahenk timsalidir.
İnsanlara olan yaklaşımda şefkat ve merhamet can damarıdır. Efendimiz sadece acizlere, fakir ve çocuklara değil herkese hatta Müslüman olmayanlara karşı bile son derece acır ve şefkat gösterirdi. Bir hadis-i şeriflerinde Efendimizin “Kimin bir çocuğu varsa onunla çocuklaşsın.”(Deylemî, C:III, s. 5I3.) diye buyurması ne kadar cezbedici ve ibret vericidir. Bilindiği gibi köle olarak kendisine takdim edilen Zeyd’in babası evladını götürmeye geldiği zaman Zeyd gitmemekte direnince Fahri Kâinat Efendimiz Zeydi tamamen serbest bırakarak sormuştu: “Beni mi istiyorsun babanı mı?” Zeyd’in verdiği cevap ne kadar manidardır: “Ben bu zatta öyle şeyler gördüm ki bırakıp gidemem.” Enes bin Malik (r.a.) Peygamberimiz için “Ben ev halkından ondan daha şefkatli bir kimse görmedim” buyurur.
İnsanlara hediye ve yardımlaşma vesilesi ile yaklaşmayı çoğu kez unutuyoruz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in iki mübarek elinin arası adeta bir nehirdi. Bir yandan gelir öte yandan derhal sabahlamadan hepsi biterdi. Hatta bir keresinde yanında bulunan koyunları gören bir yabancı “Ne güzel koyunlar” deyince sürülerle koyunu göstererek al götür buyurur. Müslüman olan yabancı ailesine dönünce avazı çıktığı kadar bağırır: “Koşun, koşun Muhammed Müslüman olana sürüler bağışlıyor, koşun sizler de alın!”
Rasulü Ekrem Efendimiz söz söylerken ve insanlara yaklaşırken zamana ve mekâna itina gösterirlerdi. İnsanların en uygun vakitlerini araştırır, yorgun, sinirli, meşgul anlarında yanaşmazdı. Aksi olursa bıkkınlık, muhalefet ve hatta zıtlaşma meydana gelerek bütün emekler tabiatıyla boşa gidecektir. Ebu Zer (r.a.) Müslüman olduğu zaman ne yapılmasını emrettiğini sorunca dinini gizli tutup İslâm’ın açıkca ilan edildiğini duyduğu zaman gelmesini istedi. Efendimizi anlatmada dil ve kalem aciz kalır. Selatü selam tahiyyatü ikram ona ve âli ashabına olsun, âmin

Aydın TALAY
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://mikailkonukcu.tr.gg
miko
Süper Üye
Süper Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 36

MesajKonu: SANAT   Paz Tem. 12, 2009 7:36 pm

Geniş imkânlar içinde, rahat bir hayat sürüp giderken, zaman zaman kendimize sıkıntılar icat edip, içinde bulunduğumuz nimetlere karşı nankörlüğe düşüyoruz. Bunda en büyük sebep; gözümüzün daima maddî bakımdan bizden üstün olanlara takılı kalması!


Göz hep yukarıda olunca, sahip olduğu nimetlere karşı körleşiyor, nankörleşiyor. Sahte bunalımlara düşüyor. Kendini değersiz, kötü durumda hissediyor.

Hâlbuki Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Biriniz mal ve hilkat bakımından kendinden üstün birini gördüğü zaman, (hemen) kendisinden aşağı olana baksın!”(Buhârî) buyurarak insanın kendisinden daha zor durumda olanların hâlini düşünerek, onlarla dertlenerek, kendisine verilmiş nimetlere şükretmesinin yolunu göstermişlerdir.

Gerçekten de imkânlarımız bakımından yüz milyonlarca insandan daha iyi durumdayız. Başımızı sokacak evlerimiz, koymaya yer bulamadığımız eşyalarımız var. Musluğu çevirince akan sular, anahtarı çevirince hazır elektrik… Her mevsim elde edilebilen yiyecekler…

Evet, bu alıştığımız, bir nimet olarak hatırımıza bile gelmeyen sayısız imkân, dünyada yüz milyonlarca insanda yok. Bizler, bizden daha varlıklı gördüklerimizin imkânlarıyla meşgul olurken, dünyada öyle acı hâdiseler yaşanıyor ki, bu dramları yazmaya kelimeler yetmiyor.

Bu hayatlarda anneler var; doğurduğu kaç yavrusunu toprağa gömdüğünü unutan anneler…

Babalar var; kaç gün eli boş virane kulübesine döndüğünü unutan babalar...

Su; büyük bir lüks o hayatlarda… Ekmek; bulunmaz bir devlet!

Bu manzaralar karşısında, o yakınmalar, az daha fazlasına gıpta etmeler ne kadar lüzumsuz, anlamsız hattâ haksız bir hâl alıyor.

Bu manzaralar karşısında başını iki elinin arasına alıp düşünüyor insan. Sorular geçiyor gönlünden, zihninden:

«Ben ne büyük nimetler içerisindeymişim! Bunların hesabını nasıl vereceğim!?.»

Ve kararlar alınır o an: «Ben de kimsesizlere el uzatacağım.»

İşte; kendimizden daha zor durumda olanlara bakmak, insanda böyle muhasebeleri uyandırıyor. Bu muhasebenin neticesi de şu;

Hep kendimizi ön plâna koyup sınırsız arzularımıza boyun eğmek yerine, gönlümüzü Mevlânâ misali her cana açıp ardımızda hayırlı izler bırakarak bu fânî dünyadan yüz akıyla göçmeye çalışmak.

İnsanlığın gereği de bu!

B. Çil - Yüzakı Dergisi

İnsan fıtrattan ve manevi âlemden uzaklaştıkça Allah’ın bahşettiği sonsuz nimetleri hoyratça kullanmaya ve haddini tecavüz etmeye başladı. Batılı sömürücülerin medeniyet ve insanlığı İslâm'dan alacağına nefsini ölçü kılarak her şeyi ona ram etmeye başladığı günden beri her şeyde kirlenme başladı.


Önce düşüncede ve zihinde başlayan kirlenme çevre ve topraklarımızda had safhaya geldi. Kapitalist akıl ve mantık, ilimleri kendi teknesinde boyayıp âleme medeniyet diye sundu.


Tabiat kaynaklarını israf etmeden bütün insanlığın hizmetinde kullanmayı öğütlemesi gereken ekonomi çok üretme ile beraber çok tüketmeyi kalkınmanın ana ölçüsü olarak sunmaya başladı. Batının sunduğu hayat tarzı tüketip bittiği kaynakların ardından şeytana bile pabuç bırakmayacak şekilde ilim adına buna bir kılıf uydurmaya başladı. Papaz Maltus'un bugünkü ekonomik görüşün temellerinden biri olan teorisini ortaya attı. Buna göre gıda maddeleri aritmetik dizi ile insan nüfusu ise geometrik dizi ile arttığından mutlak açlığın bir gün kapımızı çalacağı kehanetinde bulundu. Hâlbuki arz üstündeki bütün gıdalar tükense bile yalnız deniz altındaki kaynaklar bile insanlığa asırlarca yetecek kapasitededir. Yeter ki insan haddini ve seviyesini bilerek kirlenmenin ana sebebi olan israf ve nefsin azizliğinin çıkmaz yol olduğunu idrak edebilsin. Yoksa bilgi ve eğitimle gelen ve siyasal kirlenme ile had safhasını bulan bir zihniyetle fasit daire dönüp duracaktır.
Allah’ın sonsuz şefkat ve merhametinin eseri olarak ve hiçbir bedel ödemeden sahip olduğumuz müstesna tabiat kaynaklarını mal bulmuş mağribi gibi yağmalayan sömürü hayat anlayışının medeniyet ve kalkınma adına bize empoze edilmesiyle sabataist ve siyonist güç odakları ahlakımızı da altüst edecek gizli planlarını adım adım sahneye koymaya başladı. Böylelikle kirlenme tahammül edilemeyecek boyutlara tırmanmaya başladı. Asırlarca İslâm’ın bahşettiği fevkalade hayat tarzı içinde hayatlarından çok emin yaşayan ve Müslüman’ların başına yemin eden azınlıklar bu mâhut güçler tarafından bize düşman hale getirildi. Ortaçağ İspanya'sında doğranmaya çalışılan yahudileri gemilerle İstanbul'a taşıtan ecdat Ermenilere de Millet-i Sadıka adını veriyor, canlarını ve mallarını koruyor, vergi almadığı gibi askerlik de yaptırmıyordu. Irkçılığın hortlayıp insanımızın şer güçlerin kapanına düşmemesi için Kürt aşiret çocuklarına İstanbul Akaretlerde kurulan Aşiret Mekteb-i Hümayununda erdem ve fazilet öğretiliyordu. İşte hergün haber kaynaklarında şahit olduğumuz tüylerimizi ürperten, kanlarımızı donduran ve bizi acılara garkeden çeşitli olayların teşhisi bu noktalardan yapılmalıdır. İnsanımız bir yandan İslâm'ın sunduğu örnek ahlakın hızla dışına itilirken öte yandan ana gündemi saptırmak ve yağmalamaya zemin hazırlamak için bütün dünyanın tuzu biberi olan islâmî hayat tarzını da öcü gibi, geri kalmanın ölçüsü olarak takdim etmeye başladılar. Eğitim ve öğretimi birbirinden ayırarak sadece bilgi hamalı yetiştirmeye başladılar. Güzelim evlatlarımızın kafasını bulandırmak için de ilim, irfan ve güzel ahlakın taze ve güçlü beyinlerle oluşmaması için de örtü düşmanlığını ihdas ettiler.
Tevhidi iman ve salih ameli ölçü alan mü’min önce durumu iyi teşhis ederek oynanan oyunların farkında olmalıdır. Çeşitli ve süslü ambalajlar içinde sunulan aldatmacalar karşısında şaşkınlık, durgunluk geçirip gaflete kapılmamalıdır. Kur’an ve onun açıklaması olan hadisi şerifleri doğru kaynağından ve en güzel biçimde öğrenip hayatına taşımaya gayret göstermelidir. Allah’ın en büyük emaneti olan ilim, bilgi ve marifetlerin ancak erdem ve faziletlerle bir değer taşıyabileceği asla unutulmamalıdır. Allah’ı inkâr eden ve dayatmacıların sahip olduğu Ogüst Kont'un Pozitivist felsefesi ile bir yere varmanın mümkün olmadığı çok iyi bilinerek ilim adına sağlam bilgilerimiz arasına sokuşturulmaya çalışılan zehirli ayrık otları birer birer temizlenmelidir. Rabbimizin bahşettiği ve ailenin temelini teşkil eden bir ananın evladına olan şefkat duygusunu güya ilim adına şehvetle izaha kalkışan Freud'un ve insanların maymundan geldiğini iddia eden Darwin'in artık çok eskilerde kalması gereken kokuşmuş nazariyeleri terk edilmelidir. Kirlenmiş düşünce ve yaşam tarzının yanlış olduğunu idrak ederek bütün insanlık âleminin hasret olduğu tahkiki iman ve salih ameli bizzat yaşayıp yaşatarak örnek olmalıyız. Dikkat edilirse Resulü Ekrem (s.a.v .)’in hadisi şeriflerinde Kur’an baştan aşağı metinler halinde tefsir edilmemektedir. Zira Efendimiz yaşayan canlı Kur’an idi. Hazreti Aişe validemize onun ahlakını soranlara onun verdiği cevabı hatırlayalım: "Siz Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlakı Kur’andan ibaretti."
Müslüman asrın idraki mahiyetinde olan her türlü teknik gelişme, imkân ve vasıtalara yabancı kalamaz. Ancak bunların insanlığın hizmet ve faydasına yönlendirilmesi gerektiğini ihmal etmeyerek onların oyuncağı haline gelmemeli tam aksine onları davasının birer hizmetkârı yapmalıdır. Cemaatte rahmet olduğunu müjdeleyen Peygamberimizin (s. a.v.) emri ihmal edilmeyerek ahlaki kirlenmeyi getiren yalnız başına ve batıl tarzda yaşama şekillerine itibar etmeyerek sılayı rahim, ders ve dernek çalışmalarına sürekli olarak katılmalıdır. Şuurlu mü’min en büyük darbenin cehalet ve dünya sarhoşluğundan kaynaklandığını unutmayarak bilgisini devamlı artıracak ve mesleğini de en güzel biçimde yerine getirerek mevcut kazancına şükrederek iktifa ve kanaat taşıyacaktır. Malın ve paranın kulu kölesi olmadan Rabbimizin rızası istikametinde sarf etmek üzere servet talep edecektir. Mü’min iki kanatlı olarak hem teknik yön ve mesleğinde hem de ümmeti olduğu Muhammedül Emin (s.a.v.)’in yolunda güvenilir insan olmayı hedefleyecektir. Bu güzel yolda rabbim cümlemizin yar ve yardımcısı olsun.

Aydın Talay

Vuslatdergisi.com

Yeryüzünün büyük bir bölümü komşuluğu unuttu. Ama biz unutanlardan olmayalım. Bir selam, bir tebessüm, bir geçmiş olsun, bir tebrik, bir teşekkür ile gönlüne, sevgisine her daim muhtaç olduğumuz insanları mutlu edelim.



Komşuluk kalmalı… Komşuluk yaşamalı… Komşuluk hep var olmalı… Çünkü komşuluk, kendini aşmışlığın, yüreğindekini başkalarıyla da paylaşmışlığın, yani medenileşmenin en önemli göstergelerinden biridir.İnsan dünyevileştikçe, maddeyi esas alıp manayı bir yana ittikçe bencilleşiyor. Bencil insan ise birçok güzellikle birlikte komşuluk ilişkilerini de âleminden siliyor.Bir emniyet müdürü dostum anlatmıştı:



Adam, dükkânının üstündeki dairede oturuyor. Gece yarısı büyük bir gürültüyle uyanıyor. Bir süre ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Alt kattaki dükkânlardan biri soyuluyor. Ama anladığı kadarıyla bu kendi dükkânı değildir. O halde uğraşmaya, dert etmeye, polisi haberdar etmeye gerek yoktur. Çünkü soyulan kendisinin dükkânı değil, komşusununkidir.
Ancak, sabahleyin soyulan dükkânın kendisininki olduğu ortaya çıkıyor.
Emniyet müdürü, “Kardeşim koca dükkânı boşaltmışlar… Sen üst katta hiçbir şey duymadın mı?” deyince, bu adamcağız, gayet pişkin şu cevabı vermiş:
“Vallahi müdür bey, duydum gürültüyü de, ben komşunun dükkânını soyuyorlar sandım!”

“İyi komşu aileden”
Daha kısa bir zaman önce bu ülkede, komşuyu aileden bilen bir anlayış vardı. Rahmetli Alasonyalı Hacı Cemal Hoca’nın deyimiyle, “İyi komşu aileden, kötü komşu gailedendi.”
“Komşu komşunun külüne muhtaç” derdi atalarımız. Birbirinin hem külüne, hem de her zaman gönlüne muhtaçtı aileler. İyi günde, kötü günde birbirlerinin yanında ve yakınında olurlar, uzak bir yerlere gidecekleri vakit anahtarı komşuya bırakırlardı. Komşu hem evin çiçekleriyle birlikte, müthiş bir insani güzelliği de sulayıp soldurmamış olurdu.
O insani güzellik, güven duygusuydu. Birbirinden emin olmaktı. Çünkü onlar “emin” olan Muhammed’in (s.a.v.) ümmetiydi.
Ve komşusundan emin olmak, Güzeller Güzeli’nin sünnetiydi… Buyurmuştu ki: “Komşusu açken, tok sabahlayan bizden değildir.”
“Kim Allah’a ve ahiret gününe iman ederse, komşusuna iyilik etsin.”
Bir komşu, komşusunun şerrinden, kötülüğünden ve herhangi bir şekilde vereceği zarardan emin değilse, orada Müslümanlık’tan söz edilebilir mi?

Komşuya iyilik imandandır
Müslüman Allah’a teslim olmuş ve kendisine örnek olarak da Hz. Muhammed’i (s.a.v.) almış olan adam demektir. Adamlığı, insanlığı ondan öğrenmiş olan kişi demektir. Eğer gerçekten öyleyse, komşusuna zarar vermesi asla mümkün olamaz demektir. Zira şöyle buyurur Güzeller Güzeli:
“Komşuyu himaye, imanın kemalinden, komşuya zarar vermek de büyük günahlardandır.”
“Komşusu zararlarından emin olmayan kimse, cennete giremez.”
“Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, komşusuna ihsanda (iyilikte) bulunsun.”
Bir başka defa da, Güzeller Güzeli, tam üç kere, “Allah’a yemin olsun ki inanmamıştır” buyurdu.
“Kim inanmamıştır, ey Allah’ın Resulü?” diye sorulunca da şöyle buyurmuştu:
“Komşusu zararlarından emin olmayan kimse…”
Atalarımız, bu inançtaki komşuları, “Ev alma, komşu al” sözleriyle çok önemsediklerini asırlardır göstermişlerdir.
Ve yine bu sebeple, iyi komşu taşınınca, onun peşinden gitmişler ve mahallelerini değiştirmeyi tercih etmişlerdir.

“Çorbandan komşuna gönder”
Şimdi gördüğümüz acı manzaralar, bu anlayışın neresine sığar. Yalnız yaşayan komşu vefat ediyor, aradan günler geçip ceset kokuşunca, komşular durumdan haberdar oluyor.
Hele de, şahidi olduğum şu hatıra hâlâ andıkça içimi sızlatır:
Apartmanın üçüncü katında kına gecesi yapılıyor. Son katta ise bir cenaze var. Cenazenin yakınları, üçüncü kattaki komşularına, oyuna ve eğlenceye iki saat ara vermelerini rica ediyorlar. Ama komşu olamayan bu komşular, bu ricayı, hem de kaba bir üslupla geri çeviriyorlar. Diyorlar ki:
“Tek evladımızın mürüvvetini görmek, bu münasebetle de biraz eğlenmek istiyoruz. Ne yapalım yani, sizin baba da bugün ölmeseydi…”
Oysaki komşunun komşu üzerindeki haklarını Efendimiz (s.a.v.) ne kadar ayrıntılı açıklar:
“Komşu senden borç isteyince vermen, yardım dileyince yardım etmen, hastalanınca ziyaretine gitmen, muhtaç olunca ihtiyacını gidermen, fakirleşince yardımın…
“Bir hayra kavuşunca tebrikin, musibete uğrayınca, taziyede (teselli) bulunman, ölünce cenazesine katılman…
“İzni olmadıkça, binanı onun binasından daha yüksek yapıp, rüzgârına mani olmaman…
“Çorbandan, az da olsa, ona da göndermek suretiyle, tencerenin kokusuyla onu rahatsız etmemen…
“Bir meyve satın alınca, ona da hediye etmen… Eğer bunu yapmazsan, meyveyi evine göstermeden gizlice taşıman… Çocuğun da o meyveyi dışarı götürüp komşunun çocuğunu gayza (kızgınlığa) atmasın…”

Kimler komşudur?
Güzeller Güzeli’ne kimlerin komşu sayılacağı sorulduğu zaman da, “Sağa sola, öne arkaya 40 ev komşudur” buyurmuştur.
“Komşudan geleni küçük görmeyin” tavsiyesi de ne kadar kibar ve incelikli bir anlayıştır…
Bir gün Hz. Ali’ye bir komşusu gelir ve bir miktar ödünç para ister. Allah’ın Arslanı, hemen bu isteği yerine getirir ve arkasından da, “Ben kötü komşu oldum, kötü komşu oldum” diyerek, büyük bir hüzünle gözyaşlarına boğulur.
Cennet Hanımefendisi, Hz. Fatıma ise, “Ey Ali, neden kötü komşu olasın ki… Komşu istedi, sen de hemen ihtiyacını verip onu sevindirdin” deyince, hepimizi sarsması gereken şu müthiş cevabı verir:
“Ey Fatıma, ben kötü komşu oldum… Çünkü komşunun ihtiyacını anlayamadım ve onu istemek zorunda bıraktım…”
Komşunun hali ile hallenmeyi ve daha o söylemeden derdini anlamayı bir yana bırakın, aynı binada oturanların dahi birbirini tanımadığı bir dünyaya geldik bizler. Bu sebeple yeniden ve bir daha komşuluk hususunda da özümüze ve imanımızın gereğine dönmenin vaktidir.

Komşuluğu unutanlardan olmayalım
Bu gerekliliğin ne kadar önemli ve olmazsa olmaz bir şart olduğunu Güzeller Güzeli çok net söyler:
“Hz. Cebrail bana komşu hakkından o kadar aralıksız tavsiyede bulundu ki, komşu komşuya mirasçı olacak sandım.”
Güzeller Güzeli, “Komşudan geleni küçük görmeyin” buyurarak, sevgi iletişimini daima sağlam ve sıcak tutmamızı tavsiye buyurmuştur.
Eğer komşudan gelmiyorsa, siz onu küçücük bir şeyle de olsa hatırlayınız… Zira küçücük gördüğümüz vesilelerden büyük ve güzel neticeler çıkmaktadır. Mesela bir selam, bir tebessüm, bir hal hatır soruş, bir geçmiş olsun, bir tebrik, bir teşekkür, bir özür beyanı, bir minik hediye…
Yeryüzünün büyük bir bölümü komşuluğu unuttu. Kendi varlığını esas alıp, nefsaniyetinin çevresinde dönmeye başladı. Biz ise, hâlâ, komşuluktan bir parça haberdarız. Unutanlardan olmayalım. Unutanlar, unutuluyor, un ufak olup dağılıyor ve bu dünyada yalnızlık ve sevgisizlik denilen cehennemin azatsız cezalıları haline geliyor.

Vehbi Vakkasoğlu - Moral Dünyası
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://mikailkonukcu.tr.gg
miko
Süper Üye
Süper Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 36

MesajKonu: BİLİMİN SANATA YANSIMASI   Paz Tem. 12, 2009 7:37 pm

Kısaca “şirk” sözcüğü ile ifade ettiğimiz “Allah’a ortak koşma” eylemi, üzerinde pek büyük bir hassasiyetle durulması gereken bir konudur. Zira Yüce Allah, tevbe edilmediği takdirde, bu günahı asla bağışlamayacağını Kur’ân’da açıkça bildirmiştir.


Bununla birlikte, günlük hayatta, çoğu zaman farkında bile olmadan, dolaylı veya dolaysız şekilde, Allah’a imanımızın saflığını bozacak ve bu imana şirk kırıntıları bulaştıracak şekilde telkinlere maruz kalabiliyoruz.

Göklerde ve yerde, bütün âlemlerde, büyük küçük, gizli açık herşeyi her haliyle kuşatan İlâhî egemenliğe kayıtsız şartsız iman etmekle yükümlü olduğumuz halde, bir de bakmışız, o egemenlik çeşitli sebepler arasında parça parça edilip bölüştürülmüş, bu parçalardan kimi dünyaca büyük kişilere, kimi tabiata, kimi tesadüfe, kimi yıldızlara, kimi de daha başka şeylere yakıştırılmış gitmiştir.

Daha da önemlisi, böyle bir paylaştırmanın ne kadar büyük bir suç teşkil ettiğini fark edemeyişimizdir. Allah nasıl olsa herşeyin yegâne hakimi değil mi? Yeryüzündeki biz âciz ve fâni kullardan bir kısmı, Onun mülkünden bir kısmını şuna veya buna yakıştıracak olsa, bunun Allah’a ve Onun egemenliğine ne zararı olabilir? Dünya dolusu günahları bağışlayan Allah, bir kulunun ağzından çıkan önemsiz bir sözü niçin bağışlamaz da “Kulum Bana şirk koştu” diyerek cezalandırır?

Zaman zaman da Allah’a bir olarak inanmak ile Ona ortak koşmak arasında bir fark görmeyen itirazlarla karşılaşırız: “Canım, din adamı Allah der, bilim adamı da doğa veya sebepler yahut kanunlar der; ikisi de aynı şeyi kasteder” gibi…

Hayır, ikisi de aynı şeyi kastetmez. Gerçi ikisi de yaratma kudretine sahip bir varlıktan söz eder. Ancak bunlardan birincisinin kastettiği, Yer ve Göklerin Yaratıcısıdır; diğeri ise Onun yarattıklarından birini veya bir kısmını kasteder ve Allah’ın sıfatlarını ve mülkünü onların arasında paylaştırır. Gariptir ki, Allah’ın mülkü hakkında pek cömert davranan ve onu Allah’ın yarattıkları arasında hiç umursamaksızın dağıtıveren kullar, kendilerine ait şeylerin başkalarına peşkeş çekilmesi karşısında hiç de hoşgörülü değillerdir.

Bir sabah size ait işyerinize geldiğinizde şöyle bir manzarayla karşılaştığınızı düşünün:

Bekçi, kulübenin etrafını çevirmiş, orayı kendi mülküne dahil etmiş. Çaycı, çay ocağının bağımsızlığını ilân etmiş. Sekreterler kendi bölümlerinin, odacılar koridorların, memurlar kendi odalarının patronu olup çıkmışlar. Gerçi sizin asıl büyük işveren olarak kalmanıza bir itirazları yok; size saygıda kusur da etmiyorlar. Ancak bir şartla: “Burada bizim de ortaklığımız var” diyorlar. Halbuki sahiplendikleri şeyi elde etmek için ne bir masraf yapmış, ne bir çaba harcamışlardır.

Yahut, hizmetçinizin, bir sabah karşınıza dikilip “Bu evde benim de hakkım var” diyerek kendisine düşen payı istediğini düşünün.

Veya size ait bir tablonun, bir bestenin, bir kitabın üzerinde, sizin imzanızın yanı sıra, sizin memurlarınızın da “eser sahibi” olarak imza atmış olduğunu farz edin.

Dünyada böyle birşeyi kabullenebilecek kimse var mıdır?



İİşte, âyet-i kerime, “şirk” dediğimiz hadisenin içyüzünü, bize, kendimizden örnek vermek suretiyle böyle açıklıyor: “Elinizin altındaki köle ve hizmetçilerinizden, size verdiğimiz rızka ortak olup da sizinle eşit hale gelebilecek ve birbirinizi sayar gibi sayacağınız kimseler olur mu?”

Şunu da dikkatten uzak tutmayalım: Bizim paylaşmaya razı olmadığımız şey, gerçekte kendi mülkümüz değil, bu dünyada geçici bir süre kullanımımıza sunulmuş bir emanetten ibarettir. Bu emaneti kendileriyle paylaşmaya razı olmadığımız kimseler de bizden farkı olmayan, bizim gibi etten ve kemikten yapılmış insanlardır.

Allah’ın mülkü ise, hiç yoktan yaratılmış gökler ve yer gibi bir âlemdir. Üzerinde nefes alıp verdiğimiz şu gezegene bir bakın: Tavanı inci gibi yıldızlarla bezenmiş, tabanına rengârenk halılar serilmiş, her köşesi bir cennet bahçesi gibi süslenmiş, milyonlarca tür canlı ile şenlendirilmiş; konuklarının önüne her mevsim, her gün, her saat sayısız ziyafet sofraları serilen bir dünyanın yaratılmasında hangi sebebin, hangi yıldızın, canlı veya cansız hangi varlığın payı vardır?

Böyle bir dünyanın üzerinde her an Rabbinin nimetlerinden incelerine erişmekte olan insana, bu âlemin bir kısım varlık ve olaylarını Allah’a ortak koşmak yaraşır mı? Esas itibarıyla kendisine ait olmayan emanet malını kendisinden farkı olmayan kullar arasında paylaşmaya razı olmayan insan, Allah’ın kendi mülkünü, yine o mülkün bir parçası olan yaratıklar arasında bölüştürmeyi nasıl olur da küçük bir kusur gibi görüp geçiştirir?



Âyet-i kerime, işte bu noktada bizi ciddî ve derin bir tefekküre davet ediyor; akıl eden kimseler için Allah’ın âyetlerini işte böyle açıklıyor:

Allah size kendinizden bir misal verdi:

Elinizin altındaki köle ve hizmetçilerinizden, size verdiğimiz rızka ortak olup da sizinle eşit hale gelebilecek ve birbirinizi sayar gibi sayacağınız kimseler olur mu?

Akıl eden bir topluluk için âyetleri Biz böyle açıklıyoruz
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://mikailkonukcu.tr.gg
miko
Süper Üye
Süper Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 36

MesajKonu: BİLİMSEL DEVRİM   Paz Tem. 12, 2009 7:43 pm

Bilimsel Devrim,insan düşüncesinde,deneyiminde ve deney araçlarında görülen topyekün bir yenilenmenin adıdır. Avrupa,17. yy başlarından itibaren Bilimsel Devrim sürecine girmiştir. Peki insan düşüncesi,bilimsel devrimi nasıl yarattı? Eski Yunan’dan miras kalan;İslam ve Hıristiyan teologlarının da kutsadığı bütün entelektüel varsayımları kaldırıp atarak;bunların yerine yepyeni bir sistem koyarak. Müslüman ve Hıristiyan bilginlerin eski Yunanlılardan miras aldıkları “nitel, biteviye, sınırlı ve eski dünya görüşünün yerini,nicel, atomik,son derece genişlemiş,laik,yeni bir dünya görüşü almıştır. Aristo’nun hiyerarşik evreni Newton’un Dünya Makinesi (World Machine’i ) önünde silinmiştir. Bu geçiş dönemi sırasında,yıkıcı eleştiri ve yapıcı sentez o kadar içiçe geçmiştir ki bunları birbirinden ayırmak olanaksızdır.

Thomas Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı’nda şöyle yazar:” bilimsel devrimin en açık seçik örnekleri,bilimsel gelişmenin ünlü aşamaları arasında daha önceden de çoğu kez ‘devrim’ olarak nitelendirilmiş olanlarıdır. Copernicus, Newton,Lavoisier,Einstein. Bunlar, bilimsel devrimlerin ne olup olmadıklarını,hiç değilse fizik bilimlerinin tarihinde yer alan bir çok diğer olaydan yahut isimden daha büyük bir açıklıkla sergilemektedirler. Her biri bilim topluluğunun,bir zamanlar en büyük saygının duyulduğu bir kuramı reddedip,yerine onun tersini benimsemesini gerektirmiştir.” (Kuhn,Thomas, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, Alan Yayıncılık s: 63)

Jean Bernal, Bilimsel Devrimi üç aşamaya ayırır. Onun incelemesini temel alarak konuyu sizlere sunuyorum.

Birinci Aşama: Bu dönem, genişleyen ufuklar ve otoritenin eleştirisi dönemidir.

Parayla ödemenin hakim olduğu pazarlar için emtia üretimi şeklindeki ekonomi,12. yy’dan itibaren çeşitli kentlerde kendini göstermişti. Bu biçim,ilk kez15. yy’da,İtalya’dan başlayıp Yukarı Almanya ve Ren bölgesinden geçerek Aşağı Ülkelere kadar olan topraklarda hakim ekonomi biçimi haline geldi. Bütün bu bölgede,sadece İtalya’da,Venedik,Cenova, Floransa ve Milano gibi büyük kentler hem siyasi hem de ekonomik bakımdan bağımsızlık kazandılar ve Rönesans’ın büyük artistik ve fikri uygarlığı buralarda kurulabildi. Bu,İtalya’da,Kiliseden kopmayı beraberinde getirmedi, çünkü Roma’daki Papalık,bütün Hıristiyanlığın yaptığı katkılar sayesinde dolgun bir gelir sağlıyordu. Hareket,Almanya’ya ve daha ötelere sıçradığında başka türlü gelişti. Bir yandan Luther’in reformlarında ifadesini bulan milli temellere dayalı bir din bağımsızlığına yol açtı;öte yandan da 1515-1526 Köylü Savaşları ve 1533-1535′te Münser’de Anabaptist ayaklanması ile kendini gösteren şiddetli toplumsal mücadeleler götürdü. Macaristan’da, hatta katolik İspanya’da, buna benzer ayaklanmalar oldu. Daha sonra Reform hareketi, Aşağı Ülkeler,Britanya ve Fransa’ya sıçradığında daha da radikal bir Kalvenizm şeklinde ortaya çıktı: Hiyerarşik Kilise yönetimini tamamen reddetti ve gerek sivil iktidarı gere kes Kilise iktidarını,seçimle işbaşına gelenlere bıraktı.

Monarşinin geri getirilmesi-demokrasi sorunu henüz etkili bir şekilde ele alınmıyordu-,İmparatorun ve papanın dünyevi iktidarının ve onunla birlikte Orta Çağ aleminin dayandığı bütün bir sistemin sona ermesi demek oldu. Milli devletler ortaya çıkmaya başladı. Bu devletler arasında durmadan değişen ittifaklar ve savaşları hiçbir devleti hakim duruma getirmeyen hassas bir kuvvetler dengesine yol açıyordu.

Bu kral ya da prenslerin sarayları artık paraca kiliseye bağlı olmayan,hümanistler ve bilim adamlarını koruyordu. Gerçekten,aydınların durumu bilginlerin prens saraylarının süsü olduğu eski Arap alemindeki duruma benziyordu. Orta Çağ üniversiteleri,İtalya dışında,feodal düşüncenin kalesi olarak kaldılar ve yeni bilime karşı çıktılar. Fransa Kralı 1. François,Sorbonne’un kabul etmediği sosyal bilimler eğitimini yapmak üzere,1530′da, sonradan College de France adını alacak olan College Royal’i kurmak zorunda kaldı.

Denizciliğin gelişmesi,mevcut pazarlara giden eski ve pahalı kara yolunu kısalttı ve daha önceden hiç düşünülmemiş yeni pazarlara giden yolların açılmasına yol açtı. Bunun en çarpıcı sonucu;Yeni Dünyanın,Amerika’nın keşfiydi. Fakat hemen o anda ortaya çıkan daha önemli bir sonucu da Portekiz’in Asya ticaretini ele geçirmesi ve Baltık ülkeleri ile Rusya’nın hızla gelişmesidir. İtalya ve Yukarı Almanya’nın ticaret olanakları kökünden baltalandı ve bu iki ülkenin siyasi ve ekonomik önemi zayıfladı. Onların yerini denizci ülkeler aldı: Önce Portekiz ve İspanya sonra da daha fazla temel kaynaklara sahip oldukları için daha uzun bir süre Hollanda ve İngiltere. Bu sıradaki sına üretimde ve tarımda üretim arttı. Bunu herhangi bir teknik ilerlemeye bağlamak güçtür. Çünkü bu dönemdeki tek esaslı ve önemli teknik ilerleme matbaanın icadıdır. Matbaa kendi başına bir üretim yöntemi olmadığı halde teknik ilerlemeyi yaymanın en etkili yollarından biriydi; tarım,bahçecilik,yemek pişirme ve sair sanatlar gibi konularda basılan ilk kitapların sayısı da bunu gösterir.

Rönesans yalnızca ekonomik koşullarda ilerleme olarak kalsaydı bugün bulunduğu konumda olmazdı. Rönsansa asıl kimliğini veren husus, bilinçli ve bu bakımdan devrimci bir hareket oluşudur. Entellektüel yönü bakımından Rönesans küçük ve bilinçli bir bilim adamı ve sanatçılar grubunun eseridir. Bunlar bütün bir Orta Çağ hayat biçimine karşı durdular ve klasik Antikiteninkine mümkün olduğu kadar yaklaşan yeni bir biçim yaratmaya çalıştılar. Kadimleri uzun bir gelenekler zinciri aracılığı, Araplar ve Orta Çağın skolastik alimleri yoluyla tanımak yerine,toprağı kazıp heykeller çıkararak,klasik metinleri bizzat kendileri okuyarak aracısız tanımak istiyorlardı. Bu da Eski Yunana geri dönmeyi,sadece Platon ve Aristo’nun değil,aynı zamanda Demokrat ve Arşimet’in düşüncelerini de ilk elden tanımayı gerektiriyordu.

Hümanizm hareketi gerçekte İtalya’da 14. yy’da Petrarca ve Bocaccio ile başladı. Bunlar,eski klasiklerde,mantık inceliklerinden çok,ifade güzelliklerini ve duygu soyluluğunu değerli buluyorlardı. Filozof olarak Platocu idiler. Hümanizm hareketi,16. yy’da daha dini bir görünüm altında,Fransa ve Kuzey Avrupa’ya yayıldı. Bu hareket her yerde,özellikle feodal hiyerarşi düşüncelerinin reddini ve topluma karşı daha laik bir tavrı ifade ediyordu. Bu da dinin hatta mistisizmin reddi değil, ağırlığın artık daha kişisel bir dine,uygulanmasında kiliseye pek gerek duyulmayan bir dine verilmesi demekti. Eski Roma’daki erkekçe bağımsızlık anlamında,bireyin ve erdemin yüceltilmesi,ideal haline geldi.

Protestan ülkelerde,kişisel içtihat hakkı ya da vicdan özgürlüğü ilan edildi. Hümanistler buralarda eski Yunanca ve İbrani’ce metinleri bulup kendi dillerine çevirerek,İncil’in otoritesini daha da güçlendirdiler. Allahın kelamına güvenme,St. Peter’in haleflerinin vaazlarına uymanın yerini aldı. Bütün bunlar,feodalizme boyun eğmeyi reddeden tüccar sınıfının ahlak sistemini oluşturuyordu. Feodal geçmiş, ve onunla birlikte,hümanistlerin alay olarak Gotik dedikleri mimari,skolâstik felsefe,keşişlerin inziva hayatı,rahiplerin dilenmeleri şiddetle reddedildi. Sonunda Katolik Kilisesi bile reform yapmak,kendi Ortaçağ geçmişinden,neredeyse Reformcuların istediği kadar köklü bir şekilde kopmayı kabul etmek zorunda kaldı. İnayet doktrini,Roma’daki iman yoluyla kurtuluşun karşılığıydı. Bir yüz yıl kadar,ahlakça şaibeli kişiler,fakat sanatın büyük koruyucuları olan hoşgörülü hümanistlerin elinde bulunan Papalık,en keskin Protestanlar kadar katı ve onlardan daha hoşgörüsüz hale gelecekti.

Zevk,Sanat ve Para

Gerek Katolik gerekse Protestan ülkelerde Rönesans,geçmişle olan bağların kesin ve bilinçli bir şekilde koparılışına işaret eder. Bu geçmişin büyük bir kısmı kaçınılmaz olarak korundu,fakat yeni bir yön tutturuldu ve ekonominin,mimarinin,sanat ve düşüncenin,Ortaçağa özgü biçimleri bir daha gelmemek üzere kayboldu. Bunların yerini,ekonomide kapitalist,sanat ve edebiyatta klasik,Tabiata yaklaşımı bakımından bilimsel olan yeni bir kültür aldı.

Son klasik çağın umutsuzluğu ve onu izleyen iman çağının tevekkülü ile kıyaslandığında Rönesans, çalkantılı fakat umutlarla dolu bir dönemdi. Bu dönemde, gelecek günlerdeki hayattan çok,içinde yaşanılan günlerdeki hayata ilgi duyuluyordu Bu ilgi,kendisini, laik sanatlarda,resimde,şiirde ve müzikteki hızlı gelişme ile gösterdi. Bütün ifade biçimlerinde,fizik bir haz açıkça görülüyordu. Bu dönemini büyük kahini Dr. François Rabelais’nin (1490-1553);Thelema Manastarının ideal toplumu için seçtiği özdeyiş ” istedi iğini yap” idi. İdealde,insanlar serbestçe yaşayıp,cüretkara ne düşünüyorlardı; gerçekte ise pek az kişi böyle yapabiliyordu;bu yeni yaşam biçimi pahalıydı ve peşin parayla ödenmesi gerekiyordu. Para, eskiden olduğundan çok daha önemli bir hale geldi. Bunun doğal sonucu olarak da,para kazanmaya karşı tavır değişti. İster dürüst üretim ya da ticaretle olsun,ister yeni ve karlı bir icadı kullanarak olsun,ister bir maden işleterek,ister yabancıları haraca keserek,isterse faizle para vererek olsun,para kazandırdığı sürece her yol mü bahtı. Kilise, buna karşı çıkabilirdi;ama fazla da karşı çıkarsa,Reform Hareketinin de gösterdiği gibi bu,Kilisenin aleyhine olurdu. Sihirbazlık bile,Faust öyküsünde gördüğümüz gibi,zenginlik ve kuvvet kazanma aracı olarak yeni bir önem kazandı. Gerçekten de tabii sihir,bilimden zor ayırt edilebiliyordu.

Zenaatkarla Bilginlerin Kaynaşması

Paranın kazanılması için de harcanması için de elzem oldukları için teknisyenler ve sanatkarlar,artık eski klasik zamanlarda ya da Orta Çağada olduğu gibi küçük görülmüyorlardı. Süsleme ve sergileme sanatları,resim,heykel ve mimari eski çağlara göre daha az yoğun bir şekilde fakat çok daha büyük bir orijinallikle serpilip gelişti. Asıl yeni olan;iplik eğiriciliği, dokumacılık, çömlekçilik ve cam yapımcılığı gibi pratik sanatlara ve ondan daha çok madencilik ve metal işleyicisi gibi hem refah hem de savaş gereksinimlerine yanıt veren sanatlara saygı gösterilmesiydi. Sanat tekniklerine,Rönesans’ta,eski çağlarda olduğundan çok daha fazla değer veriliyordu. Çünkü artık bunlar kölelerin değil, özgür insanların elindeydi. Bu insanlar da,Orta Çağda olduğu gibi,yeni toplumun egemen kişilerinden,sosyal ve ekonomik bakımdan çok farklı durumda değillerdi. Örneğin Orta Çağ Floransa’sında sanatçılar,büyük doktorlar ve baharat tüccarları loncasının,ikinci dereceden üyeleriydiler. Heykeltıraşlar daha da aşağıda,duvarcılar ve tuğlacılar loncasındaydılar. Ama artık 16. yy’ın başından itibaren ressamlar ve heykeltraşlar,yaptıkları işlerin parasını almak için epey ter dökmek zorunda kalsalar bile,papaların ve kralların zevklerine hükmediyorlardı.

Zanaatkarların statüsündeki bu ilerleme,onların ve bilginlerin gelenekleri arasındaki,hemen hemen ilk uygarlıkların başlangıcından beri kopmuş olan bağın yenilenmesini mümkün kıldı. Her iki tarafın da yapabileceği büyük katkılar vardı;zanaatkarlar,klasik Antikitenin eski tekniklerine,Orta Çağ boyunca doğan yeni hünerleri eklenilirlerdi;bilginler de bir dünya görüşü,yeni fikirler,belki hepsinden çok,İslam dünyası ve skolastik felsefe yoluyla eski Yunan’dan alınmış mantıki tartışma yöntemleri ve yeniden geliştirilmiş hesap yöntemleri getirebilirlerdi. Bu iki yaklaşımın birbiri içende eritilmesi biraz zaman aldı,önce bilgi ve eylemin değişik kesimlerinden başlayarak yavaş yavaş yayıldı. Fakat bu bileşimin ana maddeleri bir kere bir araya getirildikten sonra,artık bunu durdurmaya imkan yoktu;patlayıcı bir bileşimdi bu. Rönesans’ın entelektüel görevi,esas olarak, sanat ve bilim dünyasını yeniden keşfetmek ve ona egemen olmaktı.

Rönesans ilgi alanının genişliği,çağın adeta bir özeti olan adamın, büyük evrensel mühendis,bilim adamı ve sanatçı Leonardo da Vinci’nin eserlerinde görülür. Rönesansın iki en büyük zaferinden biri,Kopernik’in önerdiği Güneş merkezli gökyüzü sistemi, ikincisi de Vesalius’un ilk mükemmel insan vücudu anatomisidir. Bu kitapların her ikisi de 1543 yılında basılmıştır. Bunlar, gökyüzü kürelerini ve insan vücudunu,eski otoritelerin gözlüğüyle değil, kendi gözleriyle bakanlara nasıl göründüğünü ortaya koydular. Bu dönemde Kadimlerin önemsemedikleri çeşitli sanat ve doğa alanlarında büyük eserleri birbirini izledi. Maden ve cam işçiliğini,kimya sanayiini temsil eden Biringuccio’nun (1480-1539) Pirotechnia’sı buna bir örnektir. Georg Bauer ya da Agricola’nın (1490-1555) De Re Metallica’sı belki de şimdiye kadar yazılmış en iyi teknik eserdir,çünkü sadece mineralleri ve madenleri değil,aynı zamanda madenciliğin uygulamasını,hatta ekonomisini de anlatır. Daha sonraları,Gesner’inki (1516- 1565),Rondelet’ninki (1507-1566) ve Belon’unki (1517-1564) gibi eski ve yeni dünyanın hayvanlarını ve bitkilerini çok güzel bir şekilde anlatan kitaplar çıktı. Bunlara yeni ülkelerin keşfini anlatan sayısız eserler de eklenebilir. Bunlar arasında,Yeni Dünyaya yersiz olarak adı verilen Amerigo Vespucci’nin 1504′te çıkan Mektupları ve Pigafetta’nın,Macellan’ın 1518-1522 yılları arasında Dünyanın çevresinde ilk kez seyahat etmesini anlatan eseri de vardır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://mikailkonukcu.tr.gg
miko
Süper Üye
Süper Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 36

MesajKonu: ESKİ MISIRDA BİLİM   Paz Tem. 12, 2009 7:44 pm

Eski MISIR'da BİLİM


Mısır'da okullar yalnızca varlıklı ailelerin erkek çocukları içindi.Çoğu çocuk okula gitmezdi.Bunun yerine ,erkek çocuklara babaları bir meslek öğretir,kızlarsa evde annelerine yardım ederlerdi.Mısırdaki okullar tapınaklara bağlıydı.Erkek çocuklar yedi yaşlarına geldiklerinde okula başlarlardı.Okuma-yazmayı öğrenir ve zamanlarının çoğunu metinleri kopyalayarak geçirirlerdi.

Papirüs çok pahalı bir bitki olduğundan çocuklar,kırık çömlek parçalarına yazıyorlar. Öğretmenleri de yazıcılar oluyordu.

9 yada 10 yaşlarında bir erkek çocuk başka bir okula devam edebilirdi.Burada, mektup ve yasal belgelerin nasıl yazılacağını öğrenirdi.Aynı zamanda,aralarında tarih, edebiyat, coğrafya,din,diller,muhasebe ,matematik,ve tip konularının da olduğu bir dizi alanda eğitim alabilirlerdi.



Tıp Okulu: Mısır da büyük olasılıkla ,uzman tıp okulları vardı;çünkü mısırlı doktorlar ustalıklarıyla ünlüydüler.Kimi yabancı krallıklarda eğitim vermek üzere diğer ülkelere giderlerdi.

Mısırlı doktorlar bedenin işleyişinden oldukça iyi anlarlardı.Sinir sistemi ve biraz da beyinle ilgili bilgileri vardı.Aynı zamanda kalbinde bir pompa gibi çalıştığını biliyorlardı.Dininde tıpta önemli bir yeri vardı.İnsanlar sıkça,bir tanrıdan şifa dilemeye tapınaklara giderlerdi.

Takvimler: Mısırlılar,yıldız ve gezegenlerle ilgilenmişlerdir.Bu konudaki bilgileriyle çok ayrıntılı takvimler hazırlamışlardır.Bir takvim "Sopdet" adlı bir yıldıza göre oluşturulmuştu. Sopdet'in ufuk çizgisinde her yıl aynı zamanda kaybolduğunu ve bundan 70 gün sonra tam gün doğumundan hemen önce yeniden ortaya çıktığını fark etmişlerdi. Bu da Nil sularının yükseldiği yıllık su baskınlarının başladığı sırada gerçekleşmişti. Bu tarihi, yılbaşı kabul ettiler.Bir başka takvimse, ay dönümüne göre oluşturulmuştu. Romalılar, Mısır'ı işgal ettiklerinde bundan o kadar çok etkilenmişlerdi ki hemen benimsemişlerdi. Bu takvim Avrupa'nın her yanında 16.yy a kadar kullanılmıştır.

Su saatleri: Mısırlılar da bir günü 24 saate bölmüşlerdi. Zamanı su saatleri kullanarak anlarlardı. Su saatleri iç yanlarına saatlerin işaretlenmiş olduğu kaplardı. İçleri suyla doluydu ve dip taraflarında açılmış ufak bir oluk vardı. Su dışarı akıp boşaldıkça ortaya çıkan, saatleri gösteren numaralar zamanı bildirirdi.

Ölçüler: Ölçüler yetişkin bir insanın bedenine göre belirlenmişti. Dirsekten parmak uçlarına kadar olan uzunluğa bir 'Kübit' denirdi.Bir kübit, her biri 4 parmak genişliğinde 7 ele bölünmüştü.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://mikailkonukcu.tr.gg
miko
Süper Üye
Süper Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 36

MesajKonu: ESKİ YUNAN BİLİMİ   Paz Tem. 12, 2009 7:44 pm

Eski Yunan Bilimi


Doğa felsefesinin doğusu. Eski Yunanlıların öteki uygarlıklardan en önemli farkı, dinsel inançlarıydı. Eski Yunanlıların, Mezopotamya ve Mısır' in insanlığın yeri ve yazgısına ilişkin kapsamlı sorulara yanıt getiren karmaşık dinleri yanında halk öyküleri derlemesi düzeyinde kalan yalın bir dinleri vardı. İÖ 2000 sonlarında çöken Miken uygarlığından sonra gelen karanlık üç yüzyılda tanrılarla insanlara ilişkin öyküler halk ozanlarınca kuşaktan kuşağa aktarıldı. Homeros gibi ozanların şiirlerinde, tannlar ve insanlar birbirleriyle serbest ilişkiler kurmaktaydı. Öykülerde, yeniyetme ölümsüzlere benzeyen tanrıların hileleri ve yiğitlikleri, Mar-duk ya da Yehova'nınkilere göre pek çocukça kalıyordu. Yunanlıların usuna takılan sorulara dinin kolay yanıtlar veremeyişi, felsefenin ve bilimin doğuşuna yol açtı.

Eski Yunan geleneğine göre ilk doğa filozofu, İÖ 6. yüzyılda yaşamış olan Mile-toslu Thales'tir. İÖ 585'te Güneş tutulmalarını önceden bildirdiği ve çemberi çapıyla ikiye bölerek geometrinin formel incelenmesini bulduğu söylenen Thales, bütün doğal olayları, katı, sıvı ve gaz hallerinde bulunabilen bir tek maddenin, suyun değişimleri halinde açıklamaya çalıştı. Thales'e göre dünyanın düzenliliği ve ussallığı, nesnelerin yaratılışında var olan ve onları kararlaştırılmış sona yönlendiren tanrısal bir gücün güvencesi altındaydı. Evrenin bütün kesimlerinin nesnelerin genel düzeni içinde bir amacı olduğu ve nesnelerin doğal olarak yazgılarına doğru devindikleri görüşüne dayanan teleoloji, bir iki istisna dışında hem Eski Yunan bilimine, hem de çok daha sonraki bilime sızmıştır.

Thales'in bütün maddelerin temel öğesi olarak suyu belirlemesi, birçok düşünürün bu konuyu eleştirel bir biçimde yeniden ele almasına yol açtı. Örneğin Anaksimandros suyun temel madde olarak alınamayacağını, çünkü suyun, özünde nemlilik taşıdığını ve hiçbir şeyin kendisiyle çelişemeyeceğini ileri sürdü. Bu nedenle, nemliliğin karşıtının (yani dünyadaki kuru olan nesnelerin) var-olamaması gerekiyordu. O halde Thales yamlıyordu. Thales'ten iki yüzyıl sonra doğa felsefecilerinin pek çoğu dört öğe öğretisini kabul ettiler. Bunlar, toprak (soğuk ve kuru), ateş (sıcak ve kuru), su (soğuk ve nemli) ve hava (sıcak ve nemli) idi.

Biçim sorununa sistemli yaklaşan ilk filozof, İÖ 6. yüzyılda yaşayan Pythagoras'tı. Pythagoras, titreşen tellerde, telin boyu ile Çıkan sesin yüksekliği arasındaki ilişkiyi inceleyerek fiziksel deneyimler ile bunlara ait sayısal bağıntılar arasındaki köprüyü oluşturan matematiksel fiziğin doğmasına yol açtı.

Aristoteles ve Arkhimedes. Aristoteles bir biyologdu. Onun deniz hayvanları üzerine gözlemleri 19. yüzyıla değin geçerliğini korudu. Teleolojik biyoloji çalışmaları ise Charles Darvvin'e kadar bilim için bir iskelet oluşturdu. Teleolojik yaklaşımın fizikte o güne değin belirgin bir yeri yokken, Aristoteles bu yaklaşımı evren üzerindeki görüşlere egemen kıldı. Öğretmeni Platon' dan, gökcisimlerinin (yıldızlar ve gezegenler) kutsal ve dolayısıyla yetkin olduklarını öne süren dinsel önermeleri harfi harfine almıştı. Buna göre gökcisimleri ancak yetkin, sürekli ve değişmeyen bir hareket içinde olabilirlerdi, yani ancak tam dairesel hareket yapabilirlerdi. Kutsal olmayan Yer ise eylemsizdi ve merkezde bulunuyordu. Yer'den Ay'a kadar her şey sürekli değişerek yeni biçimler oluşturuyor ve sonra bozularak biçimsizliğe dönüyordu. Ay'ın ötesinde evren, eşmerkezli, bitişik kristal kürelerden oluşmuştu. Bu küreler aralarında belirli açılar olan eksenler çevresinde hareket ediyordu. Bütün hareketlerin nedeni ise, evrenin dışında hareketsiz duran Tanrı idi.
Aristoteles için önemli olan, kendiliğinden ortaya çıkan bütün etkinliklerin doğal oluşuydu. Bu nedenle araştırmanın uygun yöntemi yalnızca gözlemdi. Nesnelerin etkinliklerini ve gizli özelliklerini aydınlatmak amacıyla doğal koşulların değiştirilmesi demek olan deneyin, doğal bir yöntem olmadığı için nesnelerin özünü açığa çıkarması beklenemezdi. Bundan ötürü Yunan biliminde deney hiçbir zaman önemli bir yer tutmadı.

Arkhimedes, dairenin alanı ve konikler üzerine araştırmaları olan parlak bir matematikçiydi. Kaldıraç yasası deneyi, Euklei-des'in geometrideki tanıtları kadar eksiksizdir. Özgül ağırlığı bulmasını sağlayan hidrostatik üzerine çalışmalarında ortaya çıkarıp geliştirdiği yöntemi önce matematiksel biçimde vermiş, sonra bunu matematik yöntemlerle işleyerek fizik terimleri cinsinden anlatılabilecek sonuçlara ulaşmıştı.

Aristoteles ve Arkhimedes'in astronomideki yaklaşımları bu bilimin iki değişik gelişimine yol açtı. Aristoteles'i izleyenler gezegen yörüngelerinin çemberler olduğu savını sürdürürken, özellikle Büyük İskender'in fetihleri sonunda Babillilerin gözlemlerini ve matematik yöntemlerini tanıyan öbürleri, nedenleri bir yana bırakarak gezegenlerin konumlarını hesaplamakta kullanılacak bir matematik model geliştirmeye yöneldiler. Bu ikinci geleneğin en yetkin temsilcisi İS 2. yüzyılda yaşamış olan Ptolemaios'tu.

Tıp. Yunan öncesi dönemde tıp hemen hemen tümüyle dinsel ve törenseldi. İÖ 5. yüzyılda Hippokrates'le birlikte büyük bir değişim oldu; hastalıkların doğaüstü değil, doğal olaylar olduğu ortaya kondu. Antik Çağda tıp bilimi geç Helenistik dönemde doruğuna ulaştı. Çalışmaların çoğu İÖ .3. yüzyılda, Yunan etkisindeki Mısır'da, İskenderiye Kütüphanesi'nde gerçekleştirildi. Göğüs boşluğundaki organlar betimlendi ve işlevleri araştırıldı. Antik Çağın son büyük hekimi Bergamalı Galenos'tu. Kurduğu fizyoloji sisteminde, üçe bölünmüş ruhlar (doğal, dirimsel ve hayvansal) bedeni bir bütün olarak diri tutmak için sırasıyla toplardamarlar, atardamarlar ve sinirlerden geçiyordu. Fizyoloji ile tedavi arasında ise yeterli bir ilişki kurulamamıştı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://mikailkonukcu.tr.gg
miko
Süper Üye
Süper Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 36

MesajKonu: İSLAMDA BİLİM   Paz Tem. 12, 2009 7:45 pm

İSLAMDA BİLİM ve TEKNOLOJİ

Otomatik kapılar, kuyulardan motorsuz su çeken aygıtlar, demir, kalay ve kurşun gibi metallerin hassas belirlenmiş yoğunlukları, zamanın göreceliği, pnömatik aletler, otomatik kontrol sistemleri… Bunların hiçbiri, içinde bulunduğumuz yüzyılın keşifleri değildir; bunlar, 6-7 yüzyıl öncesine ait buluşlardır.

Bilim ve teknoloji, yaşadığımız yüzyılda dünya tarihini etkileyecek önemli gelişimlere ve değişimlere vesile oldu. Tüm ülkelerde, yaşam koşullarını köklü ve süratli bir şekilde etkileyen teknoloji, artan dünya nüfusunun pek çok sorununa çözüm getirdi.

Dünyanın bugünkü medeniyet seviyesinde büyük payı olan bilim ve teknolojinin tarihi gelişimi de son derece hızlı oldu.

Peki, bilim ve teknolojinin önderliğini üstlendiği uygarlık ve kültür alanındaki bu değişimin tarihsel başlangıcı hangi dönemlerde başlamıştır?

Yukarıda saydığımız keşiflerin tamamı, dokuzuncu yüzyıldan on dördüncü yüzyıla kadar uzanan dünya tarihinde, dönemin en ileri uygarlığı olan “İslam Uygarlığı”nın ürünüdür. Tüm yaşamlarını, dolayısı ile bilime dair tüm çalışmalarının temelini Kuran ayetlerine dayandıran Müslümanlar, kendilerine atfedildiği gibi bilimi reddetmeyip sahip çıkmışlardır. Akıla ve bilgiye dayanan uygarlıkları, dünyanın bugün sahip olduğu pek çok değere de kaynaklık etmiştir.

Kuran'da, evrenin yaratılışı ve kainatın düzeni ile ilgili ayetlerin bildirilmesi, bilgi sahibi olmaya büyük önem verilmesi, doğada Allah'ın varlığının delillerinin görülmesi, evrendeki her nesne ve varlığın birbirine olan uyum ve bağlılığı; söz konusu dönemde bilimin ilerlemesine yol göstermiştir.

Teknik ilimler, tıp, astronomi, cebir ve kimya gibi birçok alanda önemli neticeler elde eden Müslüman bilim adamları, medeniyet ve kültür sahasında kısa zamanda kendilerini tüm dünyaya kanıtlamışlardır. Buluşlarıyla uygarlığın ilk adımlarının atılmasına vesile olan Müslümanlar, ilerlemenin yolunu açmışlardır. İslam tarihinde, bilim dallarını tek tek incelediğimizde, hepsinin kaynağının Kuran-ı Kerim olduğunu, maddi-manevi her şeyin Allah'ın yarattığı sistemin bir parçası olduğunu defalarca ispat ettiğini görmekteyiz.

Müslüman bilim adamları öncelikle, Batı’da Roma ve Doğu’da başta Çin olmak üzere, diğer devletlerde geliştirilen bilim ve teknolojiyi rehber almışlar ve önemli kaynakları tercüme etmişlerdir. Bu bilgi birikiminin içinden imanî ve teknik anlamda yanlış ve tutarsız olan noktaları çıkartarak, kendilerine fayda sağlayacak duruma getirmişlerdir. İlk adım niteliğindeki çalışmalarının ardından, elde ettikleri bilgileri değerlendirip yorumlayarak bilim ve teknolojiye katkıda bulunmaya başlamışlardır.
İSLAM, BİLİM ve TEKNOLOJİYE NASIL YÖN VERDİ?
Otomatik kapılar, kuyulardan motorsuz su çeken aygıtlar, demir, kalay ve kurşun gibi metallerin hassas belirlenmiş yoğunlukları, zamanın göreceliği, otomatik kontrol sistemleri… Bunların hiçbiri, içinde bulunduğumuz yüzyılın keşifleri değildir; bunlar, 6-7 yüzyıl öncesine ait buluşlardır.

Bilim ve teknoloji, yaşadığımız yüzyılda dünya tarihini etkileyecek önemli gelişimlere ve değişimlere vesile oldu. Tüm ülkelerde, yaşam koşullarını köklü ve süratli bir şekilde etkileyen teknoloji, artan dünya nüfusunun pek çok sorununa çözüm getirdi.

Dünyanın bugünkü medeniyet seviyesinde büyük payı olan bilim ve teknolojinin tarihi gelişimi de son derece hızlı oldu.

Peki, bilim ve teknolojinin önderliğini üstlendiği uygarlık ve kültür alanındaki bu değişimin tarihsel başlangıcı hangi dönemlerde başlamıştır?

Yukarıda saydığımız keşiflerin tamamı, dokuzuncu yüzyıldan on dördüncü yüzyıla kadar uzanan dünya tarihinde, dönemin en ileri uygarlığı olan “İslam Uygarlığı”nın ürünüdür. Tüm yaşamlarını, dolayısı ile bilime dair tüm çalışmalarının temelini Kuran ayetlerine dayandıran Müslümanlar o dönemde bile bilime sahip çıkmışlardır. Akıla ve bilgiye dayanan uygarlıkları, dünyanın bugün sahip olduğu pek çok değere de kaynaklık etmiştir.
Kuran'da, evrenin yaratılışı ve kainatın düzeni ile ilgili ayetlerin bildirilmesi, bilgi sahibi olmaya büyük önem verilmesi, doğada Allah'ın varlığının delillerinin görülmesi, evrendeki her nesne ve varlığın birbirine olan uyum ve bağlılığı; söz konusu dönemde bilimin ilerlemesine yol göstermiştir.

Teknik ilimler, tıp, astronomi, cebir ve kimya gibi birçok alanda önemli neticeler elde eden Müslüman bilim adamları, medeniyet ve kültür sahasında kısa zamanda kendilerini tüm dünyaya kanıtlamışlardır. Buluşlarıyla uygarlığın ilk adımlarının atılmasına vesile olan Müslümanlar, ilerlemenin yolunu açmışlardır. İslam tarihinde, bilim dallarını tek tek incelediğimizde, hepsinin kaynağının Kuran-ı Kerim olduğunu, bilimin maddi-manevi herşeyin Allah'ın yarattığı sistemin bir parçası olduğunu defalarca ispat ettiğini görmekteyiz.

Müslüman bilim adamları öncelikle, Batı’da Roma ve Doğu’da başta Çin olmak üzere, diğer devletlerde geliştirilen bilim ve teknolojiyi rehber almışlar ve önemli kaynakları tercüme etmişlerdir. Bu bilgi birikiminin içinden imanî ve teknik anlamda yanlış ve tutarsız olan noktaları çıkartarak, kendilerine fayda sağlayacak duruma getirmişlerdir. İlk adım niteliğindeki çalışmalarının ardından, elde ettikleri bilgileri değerlendirip yorumlayarak bilim ve teknolojiye katkıda bulunmaya başlamışlardır.

Beşinci yüzyılın ikinci yarısında doğup gelişen İslamiyet, deneye ve gözleme dayalı bilimin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır.

Emevi halifelerinden Muaviye, bir milyon civarında kitabı barındıran "Darü'l-Hikme"yi (İlim Kültür Yuvası) kurar. Halife el-Hakim de, 400 bin ciltlik bir kütüphane kurarak bilim adamlarını Kurtuba'da toplar. 8. Yüzyıl’ın sonlarına doğru Halife Harun-el-Raşid, Aristoteles'in tüm kitaplarını, Galen ve Hipokrat gibi büyük bilim adamlarının birçok eserini Arapçaya çevirtir. Halife el Memun, Bizans'a ve Hindistan'a elçiler göndererek çevirmeye değer kitap aratır ve Bizanslıları yendiği savaşta, savaş tazminatı olarak sadece Eski Yunan yazmalarını ister.

Böylece İslam dünyası, önceki dönemlerde yapılan tüm bilimsel çalışmaları toparlayarak kaybolmasını önler; daha sonra bu çalışmalar, Arapçadan Batı dillerine çevrilir. Endülüs Devleti'nin kurulması ile Musevi, Hıristiyan ve İslam kültür geleneklerinin buluşması, İspanya'yı bilim ve kültür merkezi haline getirir.

İslam dünyasında yetişen bilim adamlarından Cabir Bin Hayyan, 'Kimyasal maddeleri, uçucu maddeler, uçucu olmayan maddeler, yanmayan maddeler ve madenler' olarak dört grupta toplar. Cabir Bin Hayyan’ın bu çalışması, modern kimyanın kurucusu olarak bilinen Lavoisier'e öncülük eder.

İbn-i Sina
Al Razi

El-Kindi, Einstein'dan 1100 yıl önce 800 yılında, izafiyet teorisi ile uğraşır. El-Kindi, 'Zaman cismin var olma süresidir, zamanla bilinebilen ve ölçülebilen hız ve yavaşlıkta hareketin sonucudur. Zaman, mekan ve hareket birbirinden bağımsız değildir, göğe doğru çıkan bir insan ağacı küçük görür, inen insan ise büyük görür' der.

Tıp ve eczacılıkta İbn-i Sina ve Razi gibi alimler, anatomi ve tedavi alanına pek çok yeni bilgi eklerken; tarih ve coğrafya bilimlerinde Idrisi, Hamevi ve Taberi ve adını bu satırlara sığdıramayacağımız pek çok İslam âlimi, bilimsel teorilerde önemli ilerlemeler kaydetmişlerdir. Özellikle optik alanında, on birinci yüzyılda İbn-i Heysem, bu bilim dalını tek başına yeniden inşa etmiştir. Dokuzuncu yüzyılda yaşamış olan Sabit bin Kurra, astronomi alanındaki ilk büyük yeniliği gerçekleştirmiş; Batlamyusçu sisteme, dokuzuncu yıldızsız küreyi eklemiştir. On üçüncü yüzyılda, bu sistemin karşılaştığı güçlükleri fark eden yine Müslüman astronomlar olmuş ve Batlamyusçu olmayan gezegen modellerini geliştirmişlerdir. Bunlar, gerçekten zamanlarının çok ilerisinde çalışmalardır. Söz konusu çalışmaları ile bilim tarihine adlarını yazdıran Müslüman bilim adamları, devlet tarafından maddi-manevi destek görmüş, teşvik edilmiş, halk arasında itibar kazanmışlardır. Aynı dönemin Avrupa’sında ise durum tamamen farklıdır. Bilime hizmet eden Avrupalı bilim adamları, pek çok engelleme ile karşılaşıp kısıtlanmakta, hatta çalışmaları tamamen durdurulmak istenmekteydi.

Harezmi, Hint rakamlarına sıfır rakamını ekleyerek bugün kullandığımız rakamları oluşturuyor; fen bilimlerinde, deneyle sabit olmayan bilgilere itibar edilmemesi gerektiğini söyleyen Ahmet Fergani, enlemler arasındaki mesafeyi hesapladığı gibi, Dünya’nın eksenindeki eğimi en doğru şekilde hesaplıyordu.

Trigonometrik bağlantıları bugünkü kullanılan şekliyle formülleştiren El-Battani, 877 yılından 929 yılına kadar sürekli astronomik gözlemler yapar; Tanjant ve Kotanjant'ın tanımını yaparak Sinüs, Tanjant ve Kotanjant'ın sıfırdan doksan dereceye kadar tablosunu hazırlar.

Ebubekir er-Razi, cerrahide dikiş malzemesi olarak ilk kez hayvan bağırsağını kullanır; tıp biliminde deney ve gözlemin çok önemli olduğundan bahseder ve başhekimi olduğu hastanede görev alacak olan doktorların uzmanlaşmaları gerektiğini söyler.

Ebü'l-Vefa trigonometriye Sekant ve Kosekant kavramlarını kazandırır. Gözün görülebilir cisimler doğrultusunda ışınlar yaydığını söyleyen Öklid ve Batlamyus'a karşı; 'Görülecek cismin şekli, ışık vasıtasıyla gözden girer ve orada mercekler vasıtası ile nakledilir' diyerek, yaptığı sayısız denemelerle 'göze gelen uyarıların görme sinirleri ile beyne iletildiğini' söyleyen İbnü-l-Heysem ise optik biliminin öncüsüdür.

Çeşitli maddelerin birbirinden ayırt edilme yollarından birinin, maddelerin özgül ağırlıkları olduğunu söyleyerek, sıcak su ile soğuk su arasındaki özgül ağırlık farkını tespit eden el-Beyruni; 973 yılında 'Bilimsel çalışmaların, deneylerle ispat edilmesi gerektiğini ve belgelere dayanmasının zorunlu olduğunu' söyler. İbnu'n-Nefis, 1200'lü yıllarda, küçük kan dolaşımını keşfeder.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://mikailkonukcu.tr.gg
miko
Süper Üye
Süper Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 36

MesajKonu: Geri: BİLİM VE SANAT   Paz Tem. 12, 2009 7:45 pm

Bütün İslam ülkelerinde matematik, tıp, uzay bilimleri ve daha birçok ilimin okutulduğu eğitim kurumları, rasathaneler; dönemin en gelişmiş teçhizatları ile donatılmış hastaneler, herkese açık kütüphaneler bulunmaktaydı. Bağdat, Harran ve Endülüs başta olmak üzere Mısır, Kuzey Afrika ve Doğu Fırat çevresindeki birçok İslam şehrinde, eğitim sistemi ve ilim, söz konusu döneme örnek teşkil edecek düzeyde geliştirilmişti. Müslümanlar, yaşadıkları şehirleri uygarlık merkezleri haline getirmişlerdi. Bunlardan biri olan Kurtuba, hastaneleri, kütüphaneleri ve Orta Avrupa'dan öğrencilerin eğitim görmek üzere geldiği okulları ile Avrupa'nın en modern şehri olarak bilinmekteydi.

Kültürel ve sosyal alanda meydana gelen atılımlara paralel olarak ilerleyen bilim ve teknoloji, Osmanlı devleti döneminde doruğa ulaşmıştır. Hazerfen Ahmet Çelebi, Lagari Hasan Çelebi gibi alimler, alanlarında tarihin ilk örnek çalışmalarını gerçekleştirmişlerdir.

14. Yüzyıl’da matbaanın icadı ile 1400-1500 yılları arasında, Arapçadan ve Eski Yunancadan birçok kitap Latinceye çevrilir. Aristoteles'in tüm kitapları, 1495 yılında basılır. Thales'in Mısır'a, İslam dünyasının da Bizans ve Hindistan'a yaptığı bilimsel amaçlı seyahatler gibi, Avrupa'dan birçok bilim adamı da İslam dünyasına gelerek bilimsel kitapları toplarlar. Bilimsel eserler, Doğu Uygarlığı’ndan Batı Uygarlığı’na doğru yönelir. Eski Yunancadan Arapçaya çevrilen bilimsel eserler yeniden Arapçadan Latinceye çevrilmeye başlanır.

Fatih Sultan Mehmet’in ölümünden sonra, doğa bilimlerinin öğretilmesi medreselerden yavaş yavaş kalkar. Bu dönemden sonra İslam anlayışındaki yetersizlik, İslam dünyasının zaman içerisinde bilim dünyasından silinip yok olmasına neden olur.

BİLİMİN MÜSLÜMAN ÖNCÜLERİ

Ebul İz El Cezeri
Batı dünyasında adı kısaca “el Cezeri” olarak bilinen “Bedi'el-Zaman Abu el-izz İsmail el-Razzaz el-Cezeri”, 1136'da Diyarbakır'da doğdu. XIII. yüzyılın başında, Diyarbakır Artuklu Sarayı’nda 32 yıl başmühendislik görevi yaptı. Biz bugün el Cezeri'yi, su saatleri, otomatik kontrol düzenleri, fıskiyeler, kan toplama kapları, şifreli anahtarlar ve robotlar gibi, pratik ve estetik birçok düzeni tasarlayan ve bunların nasıl gerçekleştirileceğini anlatan “Kitab-el Hiyal” adlı kitabın yazarı olarak tanıyoruz.

Tarihte sibernetiğin kurucusu olma şerefi onundur. Sibernetik; haberleşme, denge kurma ve ayarlama bilimidir. İnsanlarda ve makinelerde bilgi alışverişi, kontrolü ve denge durumunu inceler. Bu bilim, zamanla gelişerek bugün kullandığımız bilgisayarların ortaya çıkmasına imkan tanımıştır.

Sibernetik ve otomatik sistemlerin başlangıcı konusunda; Fransızlar Descartes ve Pascal'ı; Almanlar Leibniz'i, İngilizler de R. Bacon'ı öne sürseler de, aslında Cezerî bunu ortaya koyan ve ilim dünyasına sunan ilk bilgindir.
Günümüz fizik ve mekanikçileri, "ısı etkisiyle haberleşerek denge kurma" sisteminin, ilk olarak J. Watt'ın 1780'de regülatörü keşfiyle başladığını söylerler. Fakat bunun da yine Cezerî'ye dayandığı, onun meşhur eseri Kitabü'l-Hiyel'in 171. sayfasındaki şekilde açıkça görülür. Bu sayfada regülatörün şekli, bir kuşun hareketiyle karşılıklı haberleşerek ayarlanmaktadır.

Kitapta, mühendislikle ilgili 50 farklı aletin plan ve işleyişi hakkında bilgiler de verilmiştir. Bugün, İstanbul’daki Topkapı Sarayı III. Ahmed Kütüphanesi'nde bulunan A3472 kayıtlı yazma, özgün eserin ikinci el bir kopyasıdır. Altı kısımdan oluşan eserde, 50 farklı düzen anlatılmaktadır.

Kitaptaki sistem ve şekiller incelendiğinde, Cezerî'nin büyük bir su mühendisi olduğu görülmektedir. Kitap, kısmen ve ilk defa E. Wiedeman ve F. Hauser tarafından Almancaya çevrilmiş ve 1908-1921 seneleri arasında yayımlanmıştır. 1974'te, Donald R. Hill, eserin tamamını İngilizceye tercüme edip bastırdı. Kitapta anlatılan su saatlerinden biri; Dünya İslam Festivali için Londra Bilim Müzesi'nde örneğe uygun olarak yapılıp çalıştırıldı.

Hazinî
Asıl adı Abdurrahman El Mansur olan bu İslam bilgini, XI. Yüzyıl sonları ile XII. Yüzyıl’ın başlarında, Horasan’da yaşamıştır. Aslen Yunanlı bir köle olmasına karşın, sonradan İslam dinini seçmiştir. Hazinî, ölçü ve tartı teorilerine yaptığı katkı ile tanınır. Bilime yaptığı diğer bir önemli katkı da yerçekimi hakkındaki görüşleridir. Hazinî, Newton’dan 500 yıl önce, “her cismi yer kürenin merkezine doğru çeken bir güç” olduğunu söylemiştir. Roger Bacon’dan yüzyıl önce de, dünyanın merkezine doğru yaklaştıkça, suyun yoğunlaştığı fikrini ortaya atmıştır.
Hazinî, kimyasal maddelerin yoğunluk ve özgül ağırlıklarını ölçmek amacıyla icat ettiği hassas terazilerle, kimya bilimine de önemli katkılarda bulundu. Öyle ki, icat ettiği ve “Mizanü’l-Hikme” (Hikmet Terazisi) adını verdiği bu hassas terazi ile yaptığı yoğunluk ve ağırlık ölçümleri, günümüz teknolojisi kullanılarak yapılan ölçümlerden pek farklı değildir.


ELEMENTLER HAZİNÎ’ye Göre Modern Kimyaya göre
Altın 19.05 19.26
Civa 13.56 13.59
Bakır 8.66 8.85
Pirinç 8.57 8.40
Demir 7.74 7.79
Kalay 7.32 7.29
Kurşun 11.32 11.35

Hazinî, Zîc-i Sanacarî (Yıldız Katalogu) adlı eserinde, yıldızlar ve gezegenlerle ilgili bilgilere ve Selçuklu devletinin enlem ve boylamlarına da yer vermiştir. ‘Risale fi’l-Âlât’ (Aletler Bilgisi) adlı kitapçığında ise gözlem aletlerini konu almıştır.

Musaoğulları
Horasan'lı Musa Bin Şakir'in oğulları Muhammed Hasan ve Ahmed, bilim ve teknoloji tarihinde Benu Musa, "Musaoğulları" olarak bilinir. Benu Musa kardeşler, Abbasi Halifesi Memun (M.S. 813-833) ve onu izleyen halifeler zamanında, matematiksel bilimlerin gelişmesi yönünde etkin rol oynamış kişilerdi.

Kardeşlerden Ahmed'in teknolojiye ilgisi, ‘Kitab-el Hiyal’ adlı bir eserin yazılmasına neden olmuş olmalıdır. (M.S. 850) Ülkemizde Topkapı Sarayı III. Ahmed Kütüphanesi'nde bulunan bu eserde (A3474), sihirli kaplar, fıskiyeler, kandiller, bir dansimetre, bir körük ve bir kaldırma düzeninden söz edilmektedir. Cisim, su ve hava etkisiyle oluşturulan “harika düzenler” ya da “harika otomatlar” bilimine, İslam Dünyası’nda “ilm al alat al ruhaniyet” (Pnömatik Aletler İlmi) ya da kısaca “ilm al hiyal” (Harika Düzen­ler İlmi) adı verilmektedir.

Akfani'nin tanımına göre, pnömatik aletler ilmi, boşluğun bulunmaması prensibine dayanan bir takım aletlerin nasıl imal edileceğini konu edinen bir ilimdir. Amaç, ölçülü kaplar, sifonlar ve diğer elemanlardan oluşan bu düzenleri oluştururken zihni eğitmektir.

Benu Musa Kardeşler’in Kitab-el Hiyal adlı eserinde yer alan 100 düzen içinde, 18 tane otomatik kontrol düzeni bulunur. İncelendiğinde, bunların teknik yönden, bugün hala kullanılabilir türden otomatik kontrol sistemleri olduğu görülür.

Hârizmî
9. Yüzyıl’da Hârizm'de dünyaya geldiği için Hârizmî adıyla tanınan ve büyük bir olasılıkla Türk olan Muhammed ibn Musa, Memun'un Bağdat'ta kurduğu Bilgelik Evi'nde bulunmuş ve bu kurumun kütüphanesinde matematik ve astronomi alanlarında araştırmalar yapmıştır. Aritmetik ve cebirle ilgili iki yapıtı, matematik tarihinin gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir.

Aritmetik kitabının Arapça aslı kayıptır; bu nedenle bu yapıt, De Numero Indorum (Hint Rakamları Hakkında) adıyla Batılı Adelard tarafından yapılan Latince tercümesi sayesinde günümüze kadar ulaşabilmiş ve tanınabilmiştir. Hârizmî, bu yapıtında, on rakamlı konumsal Hint rakam sistemi ile hesaplama sistemini anlatmış ve Batılı matematikçiler, Romalılardan bu yana yürürlükte bulunan harf, rakam ve hesap sistemi yerine, Hint rakam ve hesap sistemini kullanmayı bu yapıttan öğrenmişlerdir. Bu hesaplama sistemine, daha sonraları algorism denecektir; bu terim, ünlü matematikçinin isminden, yani el-Hârizmî'den türetilmiştir.

Hârizmî'nin cebir konusundaki yapıtı ise, ‘el-Kitâbü'l-Muhtasar fî Hisâbi'l-Cebr ve'l-Mukâbele’ (Cebir ve Mukâbele Hesabının Özeti) adını taşır ve bu konuda yazılmış ilk müstakil kitaptır. Hârizmî bu yapıtında, birinci ve ikinci dereceden denklemlerin çözümleri, binom açılımları, çeşitli cebir problemleri ve miras hesabı gibi konuları incelemiştir. Hârizmî, cebire ilişkin çalışmalarında, öncelikle birinci ve ikinci dereceden denklemler üzerinde durmuştur. Özellikle ikinci derece denklemlerde, bugün yaygın olarak kullanılan yöntemden farklı bir yöntem kullanmıştır. Bu yöntemle, dünyada ilk defa cebirsel çözümlemeleri geometrik çözümlemelerle yapmıştır.
Hârizmî'nin cebirle ilgili bu yapıtı, 12. Yüzyıl’da Chesterlı Robert ve Cremonalı Gerard tarafından Latinceye tercüme edilmiştir. Bu sırada kitabın adında bulunan "el-cebr" kelimesi, "algebra" biçimine dönüştürüldüğünden, Batı dillerinde, cebir terimini karşılaması için bu terim kullanılmaya başlanmıştır. Hârizmî'nin bu kitabı, Batılı matematikçileri büyük ölçüde etkilemiş ve Avrupa'da cebirin yaygınlık kazanmasında büyük rol oynamıştır.
Yapıtların en ilginç yönlerinden biri, açıların, trigonometrik fonksiyonlarla ifade edildiğini gösteren bir takım tablolar ihtiva etmesidir. Acaba Hârizmî, trigonometrik fonksiyonları biliyor muydu; yoksa bunlar, daha sonra Meslemetü'l-Mecrîtî tarafından mı bu yapıtlara ilave edilmişti? Bunu bilmiyoruz; ancak, bazı bilim tarihçileri, sinüs ve kosinüsü ilk defa Hârizmî'nin kullandığını, tanjant ve kotanjantı ise Meslemetü'l-Mecrîtî'nin eklediğini düşünmektedirler. Gerçek ne olursa olsun, İslâm Dünyası'nın mahsulü olan trigonometrinin Batı'ya girişinde bu bilgilerin önemli bir etkisi olduğu anlaşılmaktadır.

Bunların dışında, Hârizmî'nin yön bulmada kullanılan usturlabın biri yapımını ve diğeri de kullanımını anlatan iki eseri daha mevcuttur. Hârizmî, Batlamyus'un Coğrafya adlı yapıtını, ‘Kitâbu Sureti'l-Ard’ (Yer'in Biçimi Hakkında) adıyla Arapçaya tercüme etmiş ve böylece, Yunanlıların matematiksel coğrafyaya ilişkin bilgilerinin İslâm dünyasına girişinde önemli bir rol oynamıştır. Düzeltmeler ve eklemeler nedeniyle hüviyetini kısmen de olsa değiştiren bu yapıt, önemli yerlerin enlem ve boylamlarını bildiren çok sayıda tablo içermektedir. Bu tablolar incelendiğinde, Hârizmî'nin tıpkı Batlamyus gibi, Yer'i ekvatordan kuzeye doğru yedi iklime, yani yedi enlemsel bölgeye ayırdığı ve enlemleri bu esasa göre belirlediği görülmektedir. Batlamyus tercümelerinden önce de bilinen bu yedi iklim sistemi, bu yapıttan sonra bütün Müslüman coğrafyacıları tarafından benimsenecek ve klasik dönem yapıtları, bu sisteme göre tertip ve telif edilecektir.

‘Kitâbu Sureti'l-Ard'ın nüshalarından birinde mevcut olan dört haritadan en mühim olanı, Nil'in kaynağını ve mecrasını gösteren haritadır. Nil'in Batı Afrika'dan değil de bir gölden doğduğunu bildirmesi oldukça dikkat çekicidir; bu kuram daha sonra, Batlamyus-Hârizmî Kuramı ismiyle tanınacaktır.
Haritalar arasında bir Dünya haritası yoktur; fakat enlem ve boylam verileri bize böyle bir haritayı çizmek için gerekli olan malzemeyi vermektedir.

Ali Kuşçu
XV. Yüzyıl başlarında Semerkant şehrinde doğan Ali Kuşçu, Semerkant Rasathanesi’nin Müdürlüğü’nü yaptığı sırada, Akkoyunlular adına Osmanlılarla barış görüşmelerinde bulunmak için İstanbul’a geldi. Elçilik görevini tamamlayınca da buraya yerleşti. Fatih Sultan Mehmet’in büyük desteğini gördü ve Ayasofya Medresesi’nde (Ayasofya Üniversitesi) görevlendirildi. Burada, Mirim Çelebi, Sarı Lütfü, Sinan Paşa gibi değerli bilim adamlarını yetiştirdi.

Bilhassa, astronomi ve matematik konularında çağının sınırlarını aşacak kadar önemli eğitim ve öğretim çalışmalarında bulunan Ali Kuşçu; Ayasofya Medresesi’nin çalışma programlarını da yeniden düzenlemiştir.
Semerkant Rasathanesi’nde iken ‘Zic-i Uluğ Bey’ (Uluğ Bey’in Yıldız Kataloğu) adlı eserin hazırlanması için gerekli gözlem ve hesaplamaları yaptı. Söz konusu eserde, 1018 tane yıldızın konumu belirtilmiş, astronomi bilimi ile ilgili pratik bilgilere yer verilmiş ve gök cisimlerinin hareketleri anlatılmıştır. Bu eser, çağının en ileri kurumsal matematik bilgilerini içerir.

‘Risaletü’l-Fethiye’ adlı eseri ise 19. Yüzyıl’da, İstanbul Mühendishanesi’nde (İstanbul Teknik Üniversitesi) ders kitabı olarak okutulmuştur. Bu eserde, gök cisimlerinin yere olan uzaklığına yer vermiş; ayrıca, dünya haritasını da kitabının sonuna eklemiştir. Burada yer kürenin eksenindeki eğikliği 23o30’17” olarak tespit etmiştir. Bu, günümüz modern astronomi verilerine oldukça yakın bir tespittir.

Şerafeddin Sabuncuoğlu
Fatih Sultan Mehmet döneminin ünlü doktoru ve tıp bilginidir. 85 yaşında iken yazdığı ‘Mücerrebname’ adlı eserinde, kendi deney ve gözlemlerine yer vermiştir. Asıl çalışma alanı cerrahlık ve deneysel fizyolojidir. ‘Cerrahiyatü’l-Haniye’ isimli eserinde, cerrahlıkla ilgili çalışmalarına yer vermiştir. Bu eserinde, yaptığı cerrahi müdahaleleri resimlerle tasvir etmiştir.

Diş sağlığı ile ilgili olarak verdiği bilgiler oldukça ilgi çekicidir. Örneğin, bugün ‘paradontoloji’ bilim dalının konusu içinde yer alan birçok tıbbi aletin nasıl kullanılacağını ve nasıl temizlenmeleri gerektiğini açıkça anlatmıştır. Boğazından hasta olan bir kişiye yaptığı estetik cerrahi girişimi ve boğaza kaçan cismin çıkarılması, ele aldığı başka bir konudur. Hayvanlar üzerinde yaptığı çeşitli deneylere yer verdiği ‘Mücerrebname’ adlı eseriyle, günümüzden 500 yıl önce, deneysel fizyolojinin temellerini atmıştır. Yılan ısırmaları için, tiryak adını verdiği bir panzehir yapmış ve bunu bir horoz üzerinde denemiştir. Daha sonra kendini yılana sokturmuş, panzehiri yılanın ısırdığı yere sürerek kendini tedavi etmiştir.

Bursalı Ali Münşi
1710 yılında hekimlik yapmaya başlamış Türk bilim adamıdır. Tıp bilimine yaptığı en önemli katkılardan biri ‘Kınakına’ hakkındaki çalışmasıdır. Burada bu ağacın kabuklarının humma, sıtma gibi hastalıklara iyi gelmesi ile ilgili gözlemlerine yer vermiştir.

Bir başka çalışması da bugün dizanterinin en etkili ilacı olarak kullanılan ‘İpeka’ ile ilgilidir. Bu çalışmasında, Batılı kaşiflerce 1711 yılında Amerika kıtasında keşfedilen ‘kınakına’nın 1686’da İstanbul’da tanındığından bahsetmektedir. Ayrıca, ‘ipeka’yı dünyaya tanıtan (1686) Dr. John Hadrian Helvetius’ın yanlış fikirlerinin de kritiğini yapar. İpekanın ishallerde, dizanteride cilt hastalığında, uyuzda, öksürükte ve melankolide, kusma ve zehirlenmelerde nasıl kullanılacağını tarif eder.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://mikailkonukcu.tr.gg
miko
Süper Üye
Süper Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 36

MesajKonu: İSLAM BİLİMİNİN RÖNESANSA YANSIMASI   Paz Tem. 12, 2009 7:46 pm

İslam Biliminin Rönesansa Yansıması!

--------------------------------------------------------------------------------

El yazması kolunun altında, El Kvarizmi, Bağdat’ın sokaklarını arşınlamaktadır. Gözleri 9. yüzyılın başında inşa edilen sayısız kütüphaneye çevrilmiştir. O dönemde Harun El Raşid’in oğlu olan halife El Memün, bilimsel gelişmeye uygun bir ortam yaratmıştı.

Sanatçılar ve bilim adamlarını koruyanlar sayesinde, o çağda Hindistan’dan İspanya’ya uzanan uçsuz bucaksız bir imparatorluğun başkenti olan Bağdat bilim adamlarıyla dolup taşmaktaydı.

Her tür kültürden ve her tür inançtan müslüman, hıristiyan, musevi bilim adamları o zamana kadar eşi benzeri görülmemiş bir verimlilik sergileyerek çalışmaktaydılar.

Bunlar arasında özellikle üç kardeş dikkat çekiyordu: Banu Musa kardeşler. Saray çevresinde çok etkili olan Muhammed, Ahmed ve El Hasan, ekip halinde çalışıp matematik, astronomi ve fizik alanlarında sayısız yapıta imza atıyorlardı.

Etraflarında Tabit gibi değerli çevirmenlerin olması da onlara büyük bir yarar sağlıyordu. Bir diğer çevirmen ise Muhammed’in Yukarı Mezopotamya bölgesinde karşılaştığı Kurra’ydı...

Kurra özellikle de Apollonius’un ‘Koniler’ini, Arşimed’in ‘Küre ve Silindir’ini, Öklid’in ise ‘Elementler’ini çevirmekle ün yapmıştı.

Cebirin babası

El Kvarizmi dalgın bir halde el yazmasının sayfalarını karıştırmaktadır. Parmakları bir an için birkaç yıldır sayısız papirüs ve parşömen rulolarının yerini alan bir sayfa üzerinde durur.

Bu sayfada şöyle bir başlık göze çarpar: Onarım ve karşılaştırma yoluyla basitleştirilmiş hesaplama kitabı. El Kvarizmi giriş yazısında bu çalışmanın amacını şöyle açıklamaktadır: ‘İnsanların veraset, bağış, paylaşma, ticaret, arsa ölçümü, kanal kazıma, geometri v.b. işlemlerinde gerek duydukları hesaplamayla ilgili en yararlı bilgileri bir yapıtta derlemek’.

El Kvarizmi, belli bir mali kaynak elde edebilmek için bilimin yöneticiler açısından sonsuz yararları olduğuna, prensleri ikna etmesi gerekiyordu.

Aslında El Kvarizmi’nin gerçek ihtirası daha soyuttu: Mısırlılar, Yunanlılar ve Babiller’den miras kalan faklı hesaplama ve algoritma yöntemlerini bir araya getirip, tüm denklemlerin çözümüne yardımcı olacak uyumlu bir bütün oluşturmak.

Bunun için ilk önce araştırmasının konusunu belirledi: Sayılar tam sayılar ya da pozitif rasyoneller bilinmeyen büyüklük olan ‘kök’ ve de bunun karesi.

Böylece altı basit denklem elde etti. Daha sonra El Kvarizmi bunlardan her birisinin kökünün pozitif değerinin elde edilmesini sağlayacak çözüm yöntemlerini ortaya koydu.




Altı denklem

En son aşamada da, bir problemin bu altı denklemden birine ulaşacak şekilde nasıl matematiksel hale getirileceğini açıkladı.

Ayrıca toplama, çıkarma ve çarpma gibi klasik bazı aritmetik işlemlerinin nasıl geliştirilebileceğini anlattı; yapıtının geri kalanında ise ticari işlemlere, miras paylaşımı ilgili basit hesaplamalara yer verdi.

El Kvarizmi eseriyle gurur duyuyordu ve tabii ki bunda da haklıydı. O zamana kadar dağınık duran bilgileri gruplaştırmak ve kuramlaştırmak suretiyle daha sonra Arap biliminin çekirdeği sayılacak olan yeni bir bilim dalı yaratmıştı. El Cebr ya da cebir.

Kendisi daha sonraki yıllarda da kızılderili bilimine dayanan bir tür sayı sayma yönteminin yararlarını anlatan bir kitap da kaleme alacaktır. Bu sayı sayma yönteminin dayandığı ilke şöyle açıklanıyor: Her birinin bulundukları yere göre herhangi bir rakamı temsil ettikleri on sembol. Bu on sembol tüm imparatorluğa yayılacak ve çok daha sonraları Batı tarafından ‘Arap rakamları’ olarak adlandırılacaktır.




Müslümanların üç sorunu

Bununla birlikte El Kvarizmi o çağda matematikteki yeteneğiyle değil, daha çok astronomiye ilgisiyle tanınmıştır. Ve de her astronomi bilimcisi gibi, güneşin Bağdat’taki meridyeni geçtiği saate göre her gün gökyüzündeki yıldızları konumlandıran tablolar hazırlar.

Her ayın sonunda ayın ne şekil alacağını kestirmeyi sağlayan tablosuyla ününü daha da pekiştirir. Bu İslam toprakları açısından çarpıcı bir başarıdır.

Ayın şeklinin belirlenmesi en az bilim kadar din için de önem taşımaktadır. Nitekim Hicri takviminin başladığı 622 yılından beri müslümanların kafasını meşgul eden üç soru vardır: Hilalin gözüküp gözükmeyeceği, dua saati için kesin bir zaman ölçümüne sahip olmak ve Mekke’nin yönünü belirlemek.

Bunun için bazı basit başka yöntemlerden yararlanıldıysa da, 9. yüzyılın ilk yarısında astronomi bilginlerinin ortaya koydukları sonuçlar onlara astrolojideki yaygın uygulama sayesinde de olağanüstü bir prestij sağladı.




Ptolemeus’un’un dev eseri

Araplar, Abbasi imparatorluğunun ilk dönemlerinden itibaren, yani 780 yılına doğru kızılderili astronomisiyle ilgilenmeye başladı. İran’dan 12 ay ve 30 güne bölünmüş olan Güneş Takvimini aldılar.

Ancak Arap astronomisinin asıl temeli Yunandır. Araplara astronomide esin kaynağı olan, Claude Ptolemeus’un 2. yüzyılda İskenderiye’de kaleme aldığı, haleflerinin bilgileriyle beraber kendi kişisel deneyimleri ve teorik analizini de içeren devasa yapıtıdır.

Halife El Memün 827 yılında bu kitabın yeni bir Arapça tercümesinin yapılmasını emretmiştir.

Yunanlılar yıldızlardan farklı olarak bazı gezegenlerin dünyamızın etrafında tekdüze dönen bir harekete sahip olmadıklarını keşfetmişlerdi.

Nitekim bu gezegenler yavaşlıyor, duracak gibi oluyor ve daha sonra diğer yöne doğru dönüyorlardı. Bu fenomen nasıl açıklanabilirdi?

Ptolemeus iki dairesel hareketi olan bir sistem düşünmüştü. Bunlardan dış merkezli olanı, merkezi Dünya’nın yanında bulunan büyük bir daire üzerinde gezegeni döndürüyordu.

Merkezi büyük daire üzerinde bulunan diğer küçük daire ise aynı gezegeni ilave bir daire üzerinde döndürüyordu.

Aynı doğrultuda olup olmamalarına göre birbirlerine eklenen ya da ayrılan bu iki hareketin bileşimi gözlemlerin sonucunu sunuyordu. Araplar ilk zamanlarda bu açıklamayla yetindiler.



Tartışılan konu: Dünya

Ancak bir konu vardı ki sürekli tartışılıyordu: Dünya kendi etrafında mı dönüyor? 10. yüzyılda düşünürler bu soruya ‘evet’ yanıtını verdiler.

Bunun üzerinde polemik büyüdü. Hatta bu konuda fikrini söylemesi için Orta Asya’nın değerli astronomi uzmanı El Biruni’ye bile başvuruldu. Ancak El Biruni net bir yanıt veremedi. Ona göre bu varsayım doğru olabilirdi. Ancak Dünya’nın sabit olması da mantığa aykırı değildi. Sonuçta El Biruni bu konuda Antik dönem bilginlerinin safında yer almayı kararlaştırdı.

Yunan bilim adamı Ptolemeus Dünya eğer iddia edildiği gibi batıdan doğuya dönüyorsa, bu yönde uçan kuşları hareketsizmiş gibi görmemiz gerektiğini belirterek, Dünya’nın kendi etrafında döndüğü savını reddetmişti.

Ancak bir Arap astronomi bilgini, kuşun izlediği yolun biri Dünya yönünde dairesel, diğeri ise düz çizgi halinde olmak üzere iki farklı harekete bölünebileceğini göz önüne alarak, bu hipoteze karşı çıktı..

Ama bu durumda kuşun hem kendi hızına hem de Dünya’nınkine sahip olması gerekiyordu. Oysa El Biruni’nin hesapları bu noktada son derece netti: Dünya’nın dönme hızı Ğtabii eğer dönüyorsaĞ kuşun hızından çok daha büyüktü. Kuş da bu iki hızı mantıken hesaplayamayacağından gezegenimiz o halde pekala hareketsizdi.

El- Hayyam’ın karşı çıkışı

El Biruni temkinli davranarak Ptolemeus’un otoritesini sarsmak istemedi. Ancak diğerleri bu sava daha kuşkulu yaklaştılar. Bunlardan biri de, 965 yılında Basra’da doğan İbn El Hayyam’dır. Kendisi Mısır halifesinin daveti üzerine doğduğu şehri bırakıp Kahire’ye yerleşmiştir. Burada özellikle de matematik ve astronomide ciddi bir prestij kazanmıştır.

El Hayyam, Ptolemeus’un hipotezini beğenmediğini açıkça dile getirir. Ona göre, bu arapsaçı gibi iç içe geçmiş dış merkezli dairelerle, merkezi büyük dairede bulunan küçük dairelerin fiziksel olarak var olması mümkün değildi. İbn El Hayyam’a göre, bu gözlemlere dayanan üstünkörü bir modeldi. Oysa astronomi, gökyüzünde gerçekten var olanların teorisi olmalıydı.

Ancak hipotezi reddetmesinin nedeni de bilimsel olmaktan çok felsefiydi. İbn El Hayyam Ptolemeus’un modelini Arap bilimine hakim olan ilkeleriyle ünlü Aristo’nunkinden uzaklaşmakla suçluyordu.

Ptolemeus ila Aristo arasında bir tercih yapmak gerekirse İbn El Hayyam Eski Yunan döneminin en önemli şahsiyeti olan Aristo’yu seçerdi. Bununla birlikte, o döneme damgasını vurmuş olan filozofun düşüncelerine dayanan bir sistem oluşturamadı.
__________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://mikailkonukcu.tr.gg
miko
Süper Üye
Süper Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 36

MesajKonu: TÜRKLERDE BİLİM   Paz Tem. 12, 2009 7:47 pm

Türkler henüz müslüman olmadan önce 674 yılında Basra’ya getirildiler. Köle ya da paralı asker olarak getirilen bu Türkler, İslam mimari sanatında ilk yenilikleri oluşturdular. Sarayların ve evlerin alçı süslemelerine eğri kesim tekniğini bu Türkler getirdi. Ayrıca yaş sıva üzerine yapılan bezemeleri (güzel süsler) de İslam sanatına Türkler kazandırdılar. Türkler bu konuda Çinlilerden etkilenmiş olabilir. Ancak Türkler kendi zevklerine uygun bezeme sanatını geliştirdiler. Araplarda olmayan bu uygulama, Türk bezeme sanatı olarak, bölgedeki asker Türkler aracılığıyla kullanılmaya başlandı. Türklerin ilk belirgin uygulamaları Basra bölgesinde yaptıkları Samarra ve Ebudülef Camilerinde görülür.

Basra bölgesindeki bu Türklerden bir kısmı Mısır’a göç etti. Bir süre sonra Türk asıllı Ahmet Bin Tolun Mısır’da devlet kurdu. Başkenti Kahire’de kendi adına bir cami yaptırdı (877-879). Türkler, Caminin dış duvarına pencereler açtırdı ve dış görünüşü hafifletti.. Böylece Abbasi camilerinin kaleyi andıran görüntüsünden ayrılındı. Aslında bu değişiklik, yeni bir anlayışın hayata yansımasıdır. Türklerin, Müslümanlığı, insanı koruyor gibi görünürken tutsak eden bir kale olarak değil, aydınlığa ulaştıran bir din olarak algıladıklarını gösterdiler.

Türklerin kendi başlarına yaptıkları bu ilk caminin harim bölümü (ibadetin yapıldığı salon) Türk üslubundaki sivri kemerlerle kıble duvarına paralel beş nefe ayrılır. Sivri kemer sistemi Türklerin çadırlarının (oba) şeklidir. Türklerin ilk camisinin minaresi caminin dışındadır. Birinci katı köşelidir. İkinci katı yuvarlaktır. Üst bölümü ise, sekiz köşelidir.

Türk-İslam sanatının geniş uygulamaları Karahanlılar döneminde görüldü. Oğuz ve Karluk Türklerinin kurduğu Karahanlılar Türk Devletinin hanlarından Saltuk Buğra iki yüz bin çadırıyla birlikte İslamiyet’e girdi (944). Müslümanlığı daha önce kabul eden (921) İdil Bulgar Türk devleti’nin hakanı Almış ya da Almas Silgi’den farklı olarak Müslümanlığı devlet dini olarak ilan etti. Böylece Türklerin İslamiyet’e katılımları hızlandı. Dolayısıyla Türk Mimari sanatının İslam Sanatını etkilemesi de hızlandı.

Türklerin mimari alandaki üstünlüklerinin bir başka sebebi daha var. Arapların uyguladığı şeriat hükümleri, mezar yapımını yasaklamıştı. Ama Türkler, Tevbe Suresi 84. ayeti uygun bir şekilde yorumladıklarından atalarının mezarlarına ciddi önem verdiler. Böylece Türklerin kurgan adı verilen mezar sanatları Müslümanlıktan sonra da devam etti. Böylece Müslüman-Türk mimari dehası biçimlendi.

Karahanlı Türklerinin mimari sesrlerinde geometrik motifli kuşaklar, birbirini kesen sekizgenler hakimdir. Türk mimarlığındaki eyvanlı (üç yönü kapalı ve genellikle tonoz örtülü mekan) medreselerin, türbelerin ve kervansarayların ilk örneklerine Karahanlı Türklerinde rastlanır.

Türk mimarisinde dört köşe plandan kubbeye geçiş, üçgen tromplarla (köşe binisi) sağlanmıştır. Böylece kubbenin etkisi pratik bir şekilde sağlanmıştır. Bu köşe binilerine mimaride “Türk üçgeni” denilir. Karahanlılar Müslüman olmadan önce kerpiç binalar yapıyorlardı. Ancak İslamiyet’e girdikten sonra tuğladan yapmaya başladılar. Bu uygulama da Türklerin İslam sanatından yararlanmaları şeklinde değerlendirilmelidir.

Türkler bugünkü İran bölgesine geldiklerinde (11. yüzyılın başları), yöredeki mimari eserlerde Arap planı uygulanmaktaydı. Çünkü bölge genel olarak Arap egemenliğindeydi. Bölgede karşılaştırma yapabilmek için, Türklerin gelişinin öncesinden kalma ciddi bir eser malesef yoktur. Çünkü, Abbasilerin yaptıkları eserler; ahşap, kerpiç ve tuğladan yapıldığından çabuk harap oldular. Günümüzde İran’ın övündüğü eserlerin hemen tamamı Türkler tarafından yapıldı. Zaten bölgeye gelen Türkler 1926 yılına kadar, kısa süren Moğol egemenliği dışında, kendi devletlerini sürdürdüler.

Selçuklu Türklerinin İsfahan’da yaptıkları İsfahan ve Zevare Mescidi ile Cuma Camisi günümüzdeki en güzel eserlerdendir. Selçuklu Türklerinin İslam mimarlığına kazandırdıkları diğer bir yapı türü de medreselerdir. Selçuklu Türkleri yapılarında geometrik, bitkisel ve hayvansal motifler, küfi ve nesih yazılar, çini ve yalancı mermer bezemeleri gibi süslemeleri yoğun olarak kullandlılar.

Selçuklu Türkleri maden işlemelerinde; altın, gümüş, ve tuncun yanında pirinç de kullandılar. Bu kullanım Türklerin, İslam maden sanatına getirdikleri diğer bir yeniliktir. Selçuklu Türkleri eserlerinde ajur (süs) ve metale, bir başka metali kakma tekniğini büyük bir başarıyla uyguladılar. Böylece insanların kullandıkları kap biçimleri Türkler sayesinde çeşitlendi.

Karahanlı Türklerinin mimarisi sonradan kurulan bütün önemli Türk devletlerini etkiledi. Bir taraftan Selçuklu Türkleri vasıtasıyla Osmanlı Türklerine geçti. Diğer taraftan Gazneliler Türk Devleti aracılığıyla Babürlüler Türk Devletine geçti. Moğol akınlarıyla yerle bir olarak tarihten silinen Gazne sanatı Büyük Selçuklu Türklerini de etkilemiştir. Nitekim, Selçuklu Türklerinin yaptığı Leşker-i Bazar Sarayında, Uygur Türklerinin duvar resmi geleneğinin devamı olarak da nitelenen freskler (heykel süslemeleri) kullanılmıştır.

Büyük Selçuklu Türklerinden sonra Timurlu Türkleri, daha sonra ise Akkoyunlu Türkleri Tebriz’e hakim olmuştur. Akkoyunlu Türkleri döneminde Tebriz’de ressam Kâri Mehmet Siyahkalem ve öğrencileri Türk resim sanatını doruğa çıkardılar. Topkapı sarayındaki Fatih albümünde saklanan bu resimler, Müslümanlık öncesi Uygur Türklerinin sanatını Müslümanlıkla birleştirerek işleyen usta işi eserlerdir. (Not: belki daha önceki dönemlerde başka bazı eserler yapılmıştır. Ancak Gazne şehrini tarihten silen vahşilikteki Moğol saldırılarında kaybolmuş olabilir.)

Akhunlar Türk Devletinden sonra Hindistan’da kurulan ilk Türk devleti, Delhi Türk Sultanlığı’dır. Devletin kurucusu Kutbettin Aybeg ( ? –1210) 1206 ile 1210 arasında Delhi’de bir cami ve minare yaptırmıştır. Kutub Minar ( Kutbettin Minaresi) diye anılan minare 1803 yılında üst bölümü depremde yıkılmasına rağmen 64 m. İle en yüksek minarelerdendir. Hindistan’daki ilk Müslüman Türklerin yaptırdığı bu minarenin dış duvarlarının tamamı Kur’an’dan alınan ayetlerle süslenmiş olan en güzel minaredir. Daha sonra sultan olan Şemseddin İl-Tutmuş’un tamamladığı Kuvvet-ül İslam Camisi, devrinin en güzel örneğidir.

Hindistan’da daha sonra hüküm süren Babür İmparatorluğu (1526-1856), çok önemli mimari eserler inşa etti. Babür Moğol asıllı idi. Ama Türkçe konuşuyordu. Kendi yazdığı meşhur Babürname’si Türkçe’dir. Tercümanlar aracılığıyla Farsça’ya çevirttirmiştir. Müslüman olan hemen bütün Moğollar gibi Babürlüler de çoğunlukla Türkleşmişti. Babürlü Türkleri Seydiseyyid Camisinde mermerden dantela gibi oyarak pencere şebekeleri yaptılar. Bu eser Türklerin İslam sanatına mermer işçiliğinde getirdikleri önemli bir yeniliktir.

Babür Türklerinde Şah Cihan’ın Agra’da yaptırdığı Moti Mescit (İnce mescit) kırmızı mum taşındandır. Üzeri sedefe benzer bir mermerle kaplıdır. Şah Cihan’ın eşi İran bölgesindeki Safevi Türk Devleti’nin prenseslerinden Banu Begüm idi. Sahip olduğu çok güzel özelliklerinden dolayı Mümtaz Mahal olarak anılırdı. Son çocuğunu doğururken vefat etti. Şah onun adına Tac Mahal’i yaptırdı (1631-1652). Babür Türklerinin yaptırdığı Tac Mahal halen dünyanın sayılı mimarilerindendir. Bu eserin planı ve uygulaması İstanbul’dan gönderilen mimarbaşı Mehmet İsa Efendi ve ekibi tarafından Babür Türkleriyle birlikte yapılmıştır.

Demek ki İran’da Cuma camisini yapan Türkler, Hindistan’da daha farklı tarzda eserler ortaya koydular. Timur Türklerinin Semerkant’ta yaptıkları eserler ise hem mimari çeşitlilik hem de güzellik açısından daha farklıdır. Recüstan meydanındaki birbirine bakan üç medrese en güzel örneklerdendir.

Türkler Anadolu’ya geçtikten sonra da pek çok yenilikler yaptılar. İran bölgesinde tuğla kullanmışlardı. Anadolu’da taş kullandılar. İran bölgesinde yaptıklarından farklı olarak, camilerdeki harimin önündeki avluyu kaldırdılar. Anadolu’da kışlar daha soğuk olduğu için, medreselerin içindeki avluların boyutlarını küçülttüler. Üstünü bir kubbeyle örttüler. Çok sayıda ve güzel kervansaraylar yaptılar. Elbette Bizans ve Ermeni sanatlarından etkilendiler. Ama gittikleri her bölgede olduğu gibi, akıllı davrandılar. Türk gelenekleri ile çevreden aldıklarını birleştirdiler. Yeni bir yaratıcılıkla kendilerine has, ama İslam kültürünü de temsil eden eserler ortaya koydular. Böylece gittikleri her bölgede Türk-İslam kültürünü oluşturdular.

Türkler, İstanbul’daki Süleymaniye Camisini yaparak (1550-1557), bütün Roma’nın eseri sayılabilecek Ayasofya’yı geçtiler. Edirne’deki Selimiye Camisi (1574) ile, Süleymaniye Camisini de geçerek kendilerini geliştirdiler.

Bugün İstanbul’da yirmi kadar kitaplık vardır. Bunlardan sadece Süleymaniye Camisinin kütüphanesinde 56.483 el yazması kitap olduğu tahmin edilmektedir. El yazması kitaplar matbaanın olmadığı ya da geniş kullanılmadığı dönemlere aittir. El yazması kitaplarla ilgili olarak bir karşılaştırma yaparsak; Fransa kralı olan ve bilge lakaplı V. Charles’ın ölümünde (1380), kitaplığında 1200 el yazması kitabın olması, Fransızların diğer Avrupa devletlerine karşı övünç kaynağı olmuştur.

El yazması kitap sayıları arasındaki bu farkı görünce bazı sorular akla geliyor. Bilindiği gibi, bazı Avrupalı tarihçiler, Osmanlı Türklerinin İstanbul’un fethinden sonra hiçbir gelişme göstermediklerini iddia ederler. Eğer bu savları doğru kabul edilirse, Türkler İstanbul’un fethinden sonra çok az sayıda yeni kitap yazdılar demektir. Bu durumda Türklerin 15. yüzyılda Avrupalılardan çok daha üstün oldukları sonucu ortaya çıkmaktadır. Eğer Türkler, o dönemde Avrupalılardan el yazması kitap sayısında çok büyük üstünlüğe sahipseler, neden kendileri medeniyetlerini geliştiremesinler. Yok eğer kitapların çoğunu İstanbul’un fethinden sonra yazdılarsa, zaten Türklerin İstanbul’un fethinden sonra da medeniyetlerini geliştirmeye devam ettikleri ortaya çıkar.

Arap yazarlardan Şumama bin El-Aşras (8. yüzyıl sonları- 9. yüzyıl başları) bir süre Türklere esir düşer. Daha sonra Türklerle ilgili düşüncelerini yazıya döker. Türkleri inceleyen diğer tarafsız tarihçiler gibi, gördüklerini bütün çıplaklığıyla anlatır. Sonunda şöyle der : “Eğer onların memleketlerinde peygamberler ve filozoflar yaşayıp da bunların fikirleri kalplerinden geçse, kulaklarına çarpsa idi, sana Basralıların edebiyetını, Yunanlıların felsefesini, Çinlilerin sanatını unuttururlardı.”

Müslümanlıkla ilk tanışan Türklerden Farabi (870-950), Türkistan’ın Otrar (sonraki adı Yangı) şehrinde doğmuştur. Bu bölgeye Farslar Farab dediklerinden Farabi adıyla anılmıştır. Platon ve Aristotoles’i (Aristo) inceleyerek, onların savundukları “idea”ların kaynaklarını Kur’an’da anlatılanlarla bağdaştırarak insanlara mutluluğun yollarını anlatmış ünlü bir filozoftur. El Biruni (973-1051), Nasreddin Tusi (1201-1274) ve Uluğbey (1394-1449) gibi Türk bilim adamlarının ilme yaptıkları katkıları unutmayan NASA yetkilileri, bu üç Türk bilim adamının isimlerini Ay’daki üç kratere verdi. İbni Sina (980-1037) ise, tıp alanında zamanının en ünlü bilim adamıydı.

Türkler İslamiyet’e yeni boyutlar kazandırdılar. Müslümanlığı Arap egemenliğinden çıkarıp evrensel hale getirdiler. 11. yüzyılda İslam toplumunun derinlemesine dönüşüme uğraması, yani İslam Rönesansı Türklerin vasıtasıyla olmuştur denilebilir.

Mimarlıkta, sanatta ve bilimde Türklerin ileriliğini görmek istemeyen bazıları Çinlilerin daha ileri olduklarını iddia ederler. Halbuki Çin’deki ilk sanatı Tabgaç Türkleri geliştirmiştir. Yun-Kang ve Lung-Min mağara sanatlarını oluşturanlar Tabgaç Türkleridir. Eski Çin dini inanışına göre halk, tanrılarının kendilerine açık alanlarda yani tabiatın içerisinde yakarmalarını istediklerini düşünürlerdi. Bu nedenle Tabgaç Türklerinden önceye ait dini mabedleri yoktur. Çin’de Budizm’in yayılmasında ise Tabgaç Türklerinin etkisi büyüktür. Çinliler mimari eserlerini Budizm’den sonra vermeye başlamışlardır.

Çinlilerin Han sülalesinden itibaren (M.Ö. 206-M.S.220) devlet dairelerinde ve zenginlerin konaklarında uyguladıkları plan günümüze kadar değişmemiştir. Sadece Sung sülalesi döneminde 10. yüzyılda çatılarda dikeyliğe doğru bir eğilim belirmiştir. Dolayısıyla Çin mimarisi ve sistemi hep aynı kalmıştır. Halbuki Türkler her gittikleri bölgede birbirinden farklı çok güzel eserler verdiler.

Çinlilerin matbaayı 9. yüzyılda buldukları söylenilir. Halbuki Çin alfabesi yaklaşık üçbin harften oluşur. Çin’in kuzey komşusu olan Uygur Türklerinin alfabesi ise sadece 14 harften meydana gelir. O dönemin teknik şartlarında matbaanın hangi alfabe için daha uygun olduğunu iyi irdelemek gerekir kanaatindeyim. Eğer matbaayı ve barutu Çinliler bulmuş olsaydı neden devamını getiremesinlerdi. Eğer Çinliler bulduysa devamını getirememeleri medeniyetlerinin ileri olmadığını, buluşların tesadüf olduğunu gösterir. Bir ülkede teknolojinin oluşması ve gelişmesi için bilimin de gelişmiş olması gerekir. Çinliler arasında dünyaca ünlü bir bilim adamı göstermek zordur. Halbuki Türk bilim adamlarının üçüne NASA bile gereken saygısını göstermiştir.

Bazı tarihçiler Farsların Türklerden üstün kültüre sahip olduklarını iddia ederler. Halbuki İran’da gerek Türk egemenliğinden öncesinden kalan ve gerekse sonrasında Farsların yaptıkları ciddi bir eser yoktur. Sadece Türklerin yaptıkları vardır. İran’daki Türk eserlerinin çok ve çeşitli olmamasının bazı sebepleri vardır. Şah İsmail’den itibaren bölgedeki Türklerin Şiiliği seçmeleri sonucu, ana Türk Dünyası ile ilişkileri çok zayıfladı. Dolayısıyla kendi içlerine kapandılar. Buna rağmen ciddi eserler bıraktılar. Eğer Farsların kültürleri daha yüksek idiyse, neden Türklerden önce ve Türklerden sonra hem de petrole sahipken kendilerini gösteremediler. Aynı sorular Türklerin yönetiminde kalmış diğer milletler için de sorulabilir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://mikailkonukcu.tr.gg
miko
Süper Üye
Süper Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 36

MesajKonu: OSMANLI'DA BİLİM   Paz Tem. 12, 2009 7:48 pm

Konu Danışmanı: Remzi Demir
Yar. Doç. Dr. AÜ. Bilim Tarihi Anabilim Dalı

Bu Yazının hazırlanmasındaki yardımlarından dolayı
Prof. Dr. Mete Işıkara'ya;
B.Ü. Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü'ne; 'Memory of the World' projesini yürüten
Prof. Dr. Günay Kut ve arkadaşlarına teşekkür ederiz.

Kaynaklar:
Adıvar, A. A., Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul 1982
Demir, R. Takiyüddin'in Farklı Büyüklükte Sonsuz Nicelikler Meselesine Trigonometriden Getirmiş Olduğu Bir Örnek, Ankara,1992
Tekeli, S., Nasırüddin, Takiyüddin ve Tyco Brahe'nin Rasat aletlerinin Mukayesesi, Ankara, 1958
Tekeli, S., 16. Asırda Saat ve Takiyüddin'in 'Mekanik Saat Konstrüksiyonunu Dair En Parlak Yıldızlar' Adlı Eseri, Ankara, 1966
Ünver, A. S., İstanbul Rasathanesi, Ankara, 1985

Takiyüddin'in Ondalık Kesirleri Trigonometri ve Astronomiye Uygulaması

Remzi Demir
Yrd. Doç. Dr. A.Ü. Bilim Tarihi Anabilim Dalı

Bilindiği gibi, Türk bilim tarihine ilişkin araştırmaların yetersiz olması, Türklerin tarihlerinin hiçbir döneminde bilgin yetiştirmedikleri gibi yanlış bir anlayışın doğmasına ve yayılmasına neden olmuştur; "Türklerin kalem ehli değil ama kılıç ehli oldukları" biçiminde özetlenen bu anlayış, son yıllarda özellikle El-Hârezm", Abdülhamid ibn Türk, Fârâb", ibn Sinâ, Uluğ Bey ve Ali Kuşçu gibi bilginlerin yapıtları üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda sarsılmışsa da yıkılmamıştır. Bu yazının konusu olan ve XVI. yüzyılda ıstanbul Gözlemevi'ni kurarak gözlemler yapan Taküyiddin ibn Maruf (1521-1585) yukarıdaki bilginler kadar da tanınmamaktadır; ancak matematik, astronomi ve optik konularında yazmış olduğu yapıtlar incelendiğinde onlardan hiç de aşağı kalmadığı görülmektedir.

Ondalık kesirleri, Uluğ Bey'in Semerkant Gözlemevi'nde müdürlük yapan Gıyâsüddin Cemşid el-Kâşi''nin Aritmetiğin Anahtarı (1427) adlı yapıtından öğrenmiş olan Takiyüddin'e göre, el-Kâş"'nin bu konudaki bilgisi, kesirli sayıların işlemleriyle sınırlı kalmıştır; oysa ondalık kesirlerin, trigonometri ve astronomi gibi bilimin diğer dallarına da uygulanarak genelleştirilmesi gerekir.

Acaba Takiyüddin'in ondalık kesirleri trigonometri ve astronomiye uygulamak istemesinin gerekçesi nedir? Osmanlıların kullanmış oldukları hesaplama yöntemlerini, yani Hint Hesabı denilen onluk yöntemle Müneccim Hesabı denilen altmışlık yöntemi tanıtmak maksadıyla yazmış olduğu Aritmetikten Beklediklerimiz adlı çok değerli yapıtında Takiyüddin, ondalık kesirleri altmışlık kesirlerin bir alternatifi olarak gösterdikten sonra, dokuz başlık altında, ondalık kesirli sayıların iki katının ve yarısının alınması, toplanması, çıkarılması, çarpılması, bölünmesi, karekökünün alınması, altmışlık kesirlerin ondalık kesirlere ve ondalık kesirlerin altmışlık kesirlere dönüştürülmesi işlemlerinin nasıl yapılacağını birer örnekle açıklamıştır. Ancak Takiyüddin'in tam sayı ile kesrini birbirinden ayırmak için bir simge kullanmadığı veya geliştirmediği görülmektedir; örneğin, 532.876 sayısını, "5 Yüzler 3 Onlar 2 Birler 8 Ondabirler 7 Yüzdebirler 6 Bindebirler" biçiminde veya "532876 Bindebirler" biçiminde sözel olarak ifade etmekle yetinmiştir.

Takiyüddin, bu yapıtında göksel konumların belirlenmesinde kullanılan altmışlık yöntemin hesaplama açısından elverişli olmadığını bildirir; çünkü altmışlık yöntemde, kesir basamakları çok olan sayılarla çarpma ve bölme işlemlerini yapmak çok vakit alan sıkıcı ve güç bir iştir; bugün kullandığımız onluk çarpım tablosuna benzeyen altmışlık kerrat cetveli bile bu güçlüğün giderilmesi için yeterli değildir. Oysa onluk yöntemde, kesir basamakları ne kadar çok olursa olsun, çarpma ve bölme işlemleri kolaylıkla yapılabileceği için, Ay ve Güneş'in yanında gözle görülebilen Merkür, Venüs, Mars, Jupiter ve Satürn'ün gökyüzündeki devinimlerini gösterir tabloları düzenlemek ve kullanmak eskisi kadar güç olmayacaktır.

Bu önerisiyle gökbilimcilerinin en önemli güçlüklerinden birini gidermeyi amaçlayan Takiyüddin, açıları veya yayları ondalık kesirlerle gösterirken, bunların trigonometrik fonksiyonlarını altmışlık kesirlerle gösteremeyeceğini anlamış ve ondalık kesirleri trigonometriye uygulamak için Gökler Bilgisinin Sınırı adlı yapıtında birim dairenin yarıçapını 60 veya 1 olarak değil de, 10 olarak aldıktan sonra kesirleri de ondalık kesirlerle göstermiştir. Zâtü'l-Ceyb olarak bilinen bir gözlem aletini tanıtırken, "Bir cetvelin yüzeyini altmışlı sinüse göre, diğerini ise bilginlere ve gözlem sonuçlarının hesaplanmasına uygun düşecek şekilde kolaylaştırıp, yararlılığını ve olgunluğunu arttırdığım onlu sinüse göre taksim ettim." demesi bu anlama gelir.

Takiyüddin, ondalık kesirlerin trigonometri ve astronomiye nasıl uygulanabileceğini kuramsal olarak gösterdikten sonra, 1580 yılında bitirmiş olduğu Sultanın Onluk Yönteme Göre Düzenlenen Tablolarının Yorumu adlı kataloğunda uygulamaya geçmiştir. ıstanbul Gözlemevi'nde yaklaşık beş sene boyunca yapılmış gözlemlere göre düzenlenen bu katalog, diğer kataloglarda olduğu gibi kuramsal bilgiler içermez; yalnızca ortaçağ ıslam Dünyası'nda Batlamyus adıyla tanınan Ptolemaios'un kurmuş olduğu Yermerkezli sistemin ilkelerine uygun olarak belirlenmiş gezegen konumlarını gösterir tablolara yer verir.

Takiyüddin, 1584 yılında ıstanbul'da tamamlamış olduğu ınciler Topluluğu adlı başka bir yapıtında, son adımı atmış ve birim dairenin yarıçapını 10 birim almak ve kesirleri, ondalık kesirlerle göstermek koşuluyla bir Sinüs -Kosinüs Tablosu ile bir Tanjant - Kotanjant Tablosu hesaplayarak matematikçilerin ve gökbilimcilerin kullanımına sunmuştur. Eğer Takiyüddin bu tabloları hazırlarken birim uzunluğu 10 birim olarak değil de, 1 birim olarak benimsenmiş olsaydı, bugün kullanmakta olduğumuz sisteme ulaşmış olacaktı.

Batı'da ondalık kesirleri kuramsal olarak tanıtan ilk müstakil yapıt, Hollandalı matematikçi Simon Stevin (1548-1620) tarafından Felemenkçe olarak yazılan ve 1585'de Leiden'de yayımlanan De Thiende'dir (Ondalık). 32 sayfalık bu kitapçıkta, Stevin, sayıların ondalık kesirlerini gösterirken hantal da olsa simgelerden yararlanma yoluna gitmiş ve ondalık kesirleri, uzunluk, ağırlık ve hacim gibi büyüklüklerin ölçülmesi işlemlerine uygulamıştır. Ancak, De Thiende'de ondalık kesirlerin trigonometri ve astronomiye uygulandığına dair herhangi bir bulgu yoktur. Bu durum, Takiyüddin'in yapmış olduğu araştırmaların matematik ve astronomi tarihi açısından çok önemli olduğunu göstermektedir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://mikailkonukcu.tr.gg
miko
Süper Üye
Süper Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 36

MesajKonu: Geri: BİLİM VE SANAT   Paz Tem. 12, 2009 7:48 pm

Takiyüddin'in Optiğe Katkıları

Hüseyin Topdemir
Dr. A.Ü Bilim Tarihi Anabilim Dalı

Takiyüddin başarılı çalışmalar sergilediği optik alanında, Gözbebeğinin ve Aklın Işığı adlı bir yapıt kaleme almıştır. Bu kitabın dikkat çekici yönü, temel dokusunun ıslam Dünyası'nda yaklaşık sekiz yüzyıl önce başlatılmış olan köklü ve başarılı optik çalışmaları sonucunda elde edilmiş temel argümanlardan ve problemlerden oluşturulmuş olmasıdır. Öyle ki, elde edilen yüksek düzey, 17.yüzyıla kadar Batı'da güncelliğini koruyan temel tartışmaların çerçevesini oluştururken, aynı şekilde, Osmanlı ımparatorluğu'nda da bütün canlılığıyla etkinliğini sürdürmüştür. Bu durumu anlamak ve anlamlandırmak zor değildir. Çünkü 17.yüzyıla kadar Batı'da optik konusunda egemen olan görüş, ıbnü'l-Heysem'in bir tür gelenek haline dönüşmüş olan görüşleridir. Bu görüşe temel olan düşüncesinin iki boyutu vardır:

1) Optiğe ilişkin sorunların, geometrik sorunlara dönüştürülerek geometrik yoldan incelenmesi,
2) Sorunların nedensel olarak açıklanması.

Ayrıca, bu iki temel düşünce ayrıntılı ve ustalıklı olarak düzenlenmiş deneylerle de desteklenmiştir. Bu tarz bir araştırma modeli, çeviriler yoluyla Batı'ya aktarılırken, Doğu'da 14. yüzyılda Kemâlüdd"n el-Fâr"s"'nin araştırmalarıyla çok daha yüksek düzeyli tartışmalara olanak ve zemin hazırlamıştır. Daha sonra 1579 yılında , bu kez Takiyüddin, hem ıbnü'l-Heysem'in Optik ve hem de Kemâlüdd"n el-Fâr"s"'nin Optiğin Düzeltilmesi adlı çalışmalarına dayanarak Gözbebeğinin ve Aklın Işığı adlı yapıtını yazmıştır; Takiyüddin'in amacı, bu iki kitabı yorumlamak ve gereksiz ayrıntılardan arındırarak asıl amaca yönelik bir olgunluk düzeyine ulaştırmaktır.

Kitap bir giriş ve üç ana bölümden oluşmaktadır. Giriş'te optiğe ilişkin bazı temel kavramlar tanımlanmış ve optik konusunda etkin olan kuramladan kısaca söz edilmiştir.

Birinci bölüm aracısız görme konusuna ayrılmıştır. Burada ışık, görme, ışığın göze ve görmeye olan etkisi ve ışıkla renk arasındaki ilişki ayrıntılı olarak tartışılmıştır. Bunun yanında tartışmaya esas olan bazı temel ilkeler benimsenmiştir. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

1. Işığın kaynağı nesne, hedefi ise gözdür.
2. Işıkla birlikte göze gelen biçimler, aynı zamanda o nesnenin rengini de taşırlar.
3. Göz yalnızca ışıklı ya da ışıklandırılmış nesneleri algılar.
4. Görme geometrik bir olgudur. Çünkü yayılan ışık, tepesi kaynakta ve tabanı da gözde bulunan bir koni oluşturmaktadır.
5. Işık maddesel bir şeydir; ancak optik incelemeler sırasında geometrik bir nesne olarak kabul edilebilir.
6. Işık ışınları küresel olarak yayılırlar ve bu yayılım da doğrusal çizgiler boyunca olur.
7. Renk ışığa bağlıdır ve ışığın kırılması ve yansıması sonucunda oluşur.

Burada öncelikle ışığın doğrusal çizgiler boyunca, ancak küresel olarak yayıldığı savının öne çıktığını hemen belirtelim. Takiyüddin'in bu savı, daha sonra Hollandalı fizikçi Huygens (1629-1695) tarafından ortaya konulacak küresel yayılım kuramının ilk anlatımı olarak görülebilir.

Takiyüddin'e göre ışık, ışıklı bir nesneden ve o nesnedeki her bir noktadan küresel olarak yayılır ve yayılım sırasında, ister istemez bazı ışın çizgileri paralel, bazıları birbirine yakınlaşan ve bazıları ise birbirlerinden uzaklaşan doğrular boyunca yol alır. Buna bir de bu doğrusal çizgilerde yol alan ışınların küresel olarak yayıldığı düşüncesi eklendiğinde, o zaman, ışığın dalga niteliği taşıdığı ve tıpkı durgun bir suya taş atıldığında, suda oluşan dalganın etrafa doğru büyüyen daireler şeklinde yayılması gibi yayılıyor olduğunun kabul edildiği anlaşılmaktadır ki, bu da küresel yayılımın yalın bir anlatımından başka bir şey değildir.

Bunun dışında aracısız görme konusunda Takiyüddin'in üzerinde durmamızı gerektiren bir açıklaması daha bulunmaktadır. O da ışık ve renk arasındaki nedensel ilişkiyi irdelerken, rengin ışığa bağlı olduğunu ve ışığın kırılması ve yansıması sonucu oluştuğunu belirtmiş olmasıdır. Bu belirlemenin önemi de yine optik tarihinde gizlidir. Çünkü rengin gerçek doğasının anlaşılması ilk kez Newton'un ayrıntılı renk incelemeleri sonucu gerçekleşmiştir.

Newton öncesi dönemde ise renk konusunda egemen olan kuram, değişim kuramı adı verilen ve rengin ışığın zayıflamasıyla ya da aydınlık ve karanlığın karışımıyla oluştuğunu belirten Aristotelesçi kuramdır. Nitekim ünlü astronom Kepler optik üzerine kalem almış olduğu Ad Vitellionem Paralipomena (Vitelo'nun Paralipomena'sına Ek) ve Dioptric (Kırılma Üzerine) adlı kitaplarında rengin oluşumunu Aristotelesçi bir yaklaşımla açıklamıştır. Oysa Takiyüddin, bu iki bilim adamından önce rengin oluşumunda kırılmayı söz konusu etmiş, Newton'un prizması yerine cam bir küre kullanmıştır.

Kitabın ikinci bölümü yansıma aracılığıyla oluşan görme konusuna ayrılmıştır. Burada ışığın aynalarda uğradığı değişimler ve çeşitli aynalarda görüntünün nasıl oluştuğu deneysel olarak tartışılmıştır. Yansıma optiği, optik biliminin gelişimini en erken tamamlayan ve bu anlamda nisbeten daha kolay olan bir dalıdır. Bu nedenle yansıma kanunu da dahil olmak üzere bütün ilkeleri Antikçağ'da tespit edilmiştir. Bu anlamda Takiyüddin'in konuya katkısı, yansıma kanununu her tür aynada kanıtlamaya çalışmasıdır.

Üçüncü bölüm de kırılma konusu ele alınmış ve yoğunluğu farklı olan ortamlarda ışığın yol alırken uğradığı değişimler inclenmiştir. Ancak yaptığı bütün deneysel ve matematiksel irdelemer sonucunda Takiyüddin, kırılma kanununu bulamamıştır. Fakat konuya değişik bir yaklaşımda bulunmuştur. Anlaşılan odur ki, Takiyüddin sinüs kanunuyla uğraşmamıştır. Çünkü çalışmalarını tamamen geometrik olarak ele almış ve trigonometriyi işin içine sokmayarak açılar arasında oranlar ya da eşitsizlikler kurmak yoluna gitmiştir. Oysa sinüs kanununa giden yol kirişler veya sinüslerden geçmektedir. Böyle bir girişimde bulunmadığı için, onun kırılma kanunu dediği şeyi, bir aritmetiksel eşitsizlik olarak nitelendirebiliriz.



Cengiz Çandar, Semerkant'ı anlatıyor: "Semerkant pazarına gidin. Tipik bir Orta Asya pazarıdır. Çığırtkanların tezgahlarının arasında salınırken, Türkçe’nin bir lehçesini konuşan Özbekler'e, Farsça konuşan Tacikler’e ve burası bir kültür abidesi olduğu kadar, ihtiyar bir ticaret merkezi olduğu için, olmazsa olmaz,Yahudilere, buralara yüzyıllar öncesinde yerleşmiş ve buralı olmuş Korelilere ve tabii ki Slavlara rastlayacaksınız.

Semerkant'ta kendime "bu şehri tek bir kelimeyle açıkla deseler, hangi kelimeyle açıklarsın " diye sormuş ve cevabı, hiç öyle düşünmeye vakit ayırmadan verivermiştim: vakur!

Kimi şehirler, insanlığa hediyeleri büyük evlatlarıyla kimlik bulurlar. Özbekistan şehirlerinden Taşkent, Buhara, Ali Şir Nevai ile İbn Sina ile Semerkant ise Timur ve Uluğ Bey ile kimlik bulur."

( Çengiz Çandar, Sabah, 28 Aralık 1997)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://mikailkonukcu.tr.gg
miko
Süper Üye
Süper Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 36

MesajKonu: Geri: BİLİM VE SANAT   Paz Tem. 12, 2009 7:48 pm

AMERİKA KITASININ BULUNUŞU VE İBRAHİM HAKKI

Ey aziz, Astronomi bilginlerinden Nasır Tusi ve ondan evvel gelen Hikmet ehli demişlerdir ki:

Yeryüzünün dörtte biri mamurdur(bayındır). Geri kalanı belli değildir. Ya mamurdur veya denizle örtülüdür. Fakat son zamanlarda bütün denizler dolaşılımış ve yeryüzünün üç bölümünün de durumu görülmüş, incelenmiş ve şu sonuca varılmıştır:

1492(H:903) yılında matematik ilimine vakıf Kolon(Coulomb) adı verilen bir mühendis,İspanya’nın Septe Boğazı’ndan üç gemi ve 124 adamıyla yelken açıp batıya doğru sefere çıkmışlar ve 43 derece enlemden yürümüşlerdir. Çünkü iki yandan, soğuk ve sıcak altına düşmekten sakınıyorlardı Güneşin batış yönünü izleyerek 33 gün yürümüşlerdir.Bu müddet içinde Büyük Okyanus kıyılarında 3800 mil mesafe gitmişlerdir. Çoğu zaman da yanındaki adamların zorlayışıyla geriyedönmek istemişlerdir. Hatta bu adamlar, sen bizil bu amansız dalgalarla sulara gömülüp yok olmamıza sesep olacaksın diye Kolon’a saldırdıklarında onla şu cevabı vermişti: “ Sizin kurtulmanız, ancak deniz ilmini öğrenmiş olan ve meteoroloji aletlerini kullanmayı bilen benim gibi bir adamla olur. Fakat siz, beni öldürürseniz hepiniz denize gömülür gidersiniz. “İşte bu inandırıcı sözlerle kendilerini kurtaracğına söz vererek tayfayı avutur ve yoluna devam edermiş. Kurtuluş umudunu kaybettikleri bir günde hayretleve aniden karşılarında bir ada gözükmüştü. Buranan akar nehirleri ve yüksek ağaçları vardı. Adaya çıkıp dinlendikten sonra canlarını Kolona teslim etmiş ve yine yola çıkmışlardı. Güneşin battığı yöne doğru altı gün daha yürüyerek altı ıssız adaya daha rastlamışlardı ve hepsinden büyük olan adaya İspanyol adını vermişlerdi. O adaları geçtikten sonra 600 mil daha yürümüş ve başka sahile varmışlardır. Günlerce o sahilin etrfını, güney ve kuzel semmtlerini gezmişler ve buranın bidr ada olmadığını öğrenmişlerdir. Onları, uzaktan gören oranın yerli halkı toplanıpsahile gelmiş ve kendilerini seyre koyulmuşlardır. Fakat bunların sahile yanaştıklarını görünce hepsi geriye doğru kaçmışlar, ilkin gemiyi balina balığı sanıp sahile yanaşmışlar. Fakat içinde insan olduğunu görünce geri dönüp hızla kaçmaya başlamışlardır. Çünkü onlar, gemi ve sandal diye bir şey ne görmüş ne de biliyorlarmış. Yerli halkın kaçışını gören tayfa, hemen gemiden çıkıp arkalarından koşmuş ve bir kadını yakalamışlardır. Ona hediyeler vermiş ve güzelce ağırlamışlar. Fakat dilini bilmediklerinden işaretlerle kabile halkını kendi yanlarına getirmesini anlatmışlar. Kadın da kabilesinin yanına dönmüş ve kendilerine güvenle geminin yanına gitmelerini söylemiş. Halk da beraberlerinde altın, gümüş madeni, meyve, ekmek ile çeşitli kuş ve hayvanları alarak geminin yanına gitmişler. Tayfa da bunlarla diledikleri gibi günlerce alışveriş yapmışlar. Sonra buraya Batı Hindistan adını vermiş ve 40 adamını orada bırakıp yine doğuya doğru selametle yola koyulmuşlar ve İspanya’ya gelerek Krallarına yeni dünyadan getirdikleri kıymetli şeyleri hediye etmişlerdir. İkinci ve üçüncü yıllarda yine buraya gidip gelmiş ve oranın dil ve adetlerini tamamen öğrenmişlerdir.

Böylece İspanya ile yeni dünya arasındaki mesafeyi 5200 deniz mili tesbit etmişlerdir. Fakat Büyük Okyanus’un doğu tarafına elli günde gitmiş ve ancak beş ayda gelmişlerdir.

Sonra dördüncü yılda Kolon, bulduğu yeni dünyaya tekrar gitiğinde, oranın Kasik adındaki hakimi, tayfanın gemiden çıkmalarına mani olmuş ve hayli üzmüştür. Kolon’un o adama karşı koymaya gücü yetmeyince, işe akıllıca bir yön vermeyi düşünmüş ve onlara şöyle söylemiştir:

“Siz bize zorluk çıkardınız, eziyet ettiniz. Onun için Rabbınız size gazap etti ve çok kızdı. Bu kızgınlığının belirtisi şudur: Yarın Güneş’in ışığını alıp, sizi karanlıkta bırakacak.” Meğer Kolon, ertesi günü Güneş’in tutulacağını takvimden biliyordu. Bunu dinleyen halk ürkmüş ve ertesi günü Güneş’in olacağı bildirilen bu olağanüstü olayı beklemeye koyulmuşlardır. Ertesi gün Kolon’un haber verdiği saatte Güneş tutulunca bütün halk korkmuş ve hediyelerle yanına gelip onunla barışmış ve her emrine uymuşlardır. Çoğu puta tapan bu halk, bu olaydan sonra Papaz Kolon’a bağlanmış ve hepsi Hıristiyan dinine girmişlerdir. Kolon da kendisine bağlanan ve dinini kabul eden bu insanlarla yeni dünyada kalmış ve oranın birçok memleketini ele geçirmiştir.

Buranın kuzey halkı beyaz ve esmer, güney halkı ise zenci ve çok uzun boyludur. Yeni dünyanın gür akan nehirleri, iri ufak gölleri, meyveli ağaçları, yüksek dağ ve tepeleri, derin dereleri vardır.Sayısız vahşi hayvanları, rengarenk kuşları mevcuttur. Oranın köy ve kasabalarıyla dere ve tepelerinin sayısını ancak onları yaratan Allah bilir. Bu geniş ülkenin dörtte biri meskun(içinde oturulmakta) ve çoğu yerleri imar edilmiş, şenlendirilmiş, yedi iklime denk yeni bir dünya ki, görülmemiş durumları, şaşılacak halleri her bakımdan Cenab-ı Hak’kın sanat eserlerini gerçekliğiyle kudretinin azametini ve ayetlerinin hiktemitin tasdik ettirmiştir. Hz Adem devrinden beri görülmemiş işitilmemiş ve gidilmemiş olan bu ülke, Allahın ilham ve takdiriyle ve onun verdiği güçle bulunmuş ve ona Yeni Dünya adı verilmiştir.

Binlerce dağ, tepe. dere ve nehirleri, verimli geniş ovaları, bağ, bahçe ve türlü ağaçları, şaşılacak güzel manzaralarıyla bu ülke Cenab-ı Hak’ın sanat kudretinin şaheserlerindendir.

(Marifetname, 3. Cilt s: 63-65)

EVRİM KURAMI VE ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI

Evrim kuramı, bilim ile teolojninin doğrudan çatıştığı bir alana ilişkin. Onunun bilimsel ayrıntısıyla ilgili olmayanlar için işin özü, maymun-insan ikilemi üzerine kuruludur. Oysa evrim kuramı çok daha derin ve kapsamlıdır. Üç milyar yıldan bu yana neler olup bittiğinin büyük bir açıklamasıdır.

Evrim kuramı nedir?Evrenin ve onun çok çok küçük bir üyesi olan Dünya’nın ve onun üzerinde yaşayanların çok değişik zamanlarda değişik biçimlerde bugünkü aşamaya geldikleri düşüncesidir. Güneş Sistemi nasıl oluştu? Karalar ve denizler nasıl oluştu? Bitkiler ve hayvanlar nasıl oluştu? İnsanlar nasıl oluştu?

Diyelim, 5 bin, 10 bin yıl, 100 bin yıl, 5 milyon yıl önce “bizimkiler” nemenem “varlıklardı”? Bugünkü Ali, Özge, Öykü, Cem... gibi miydi?Yoksa maymuna mı benziyordu?

Umarım siz de aynı tepkiyi gösteriyor olmalısınız: “Bak kardeşim! Sen kendini maymundun gelmiş kabul edebelirsin; ama ben maymundan gelmedim. Onun için içim rahat.”

Bunu söyleyen zat, kendisini anasının karnına leyleklerin getirdiğine de inanır görünen bir zatttır. Sözü uzatmayacağım.

İbrahim Hakkı’nın Marifetname adlı eseri-eski harflerle- 10 defa basılmıştır. Kitabın eski harflerle ilk baskısı 1835'te Bulak’ta, 7. baskısı ise 1914'te İstanbul’da yapılmıştır. Marifetname yeni harflerle ise 1961-1987 yılları arasında 20 kere basılmıştır. 1970 yılında yapılan Türkçe alfabeyle yapılan baskısında evrimle ilgili bölümler metinden çıkarılmıştır.

Erzurumlu İbrahim Hakkı eserini 1757 yılında tamamladı. Marifetname, ilk kez 1825'te Kahire’de yayımlandı. Bu görüşlerin incelenmesi yazarın zihniyet yapısı hakında fikir verdiği gibi,Osmanlı entellektüel hayatındaki değişmenin anlaşılması bakımından da bize özgün ipuçları sunmaktadır.

.Marifetname, birbiriyle ilgisi olmayan, birbirine ters düşen düşünce ve inanç şekilleri ile dolu olduğu gibi, kaynakları belirtilmeyen uzun nakil ve iktibaslar da ihtiva etmektedir. Bunlar arasındaki ifade birliği yazarın “Ey Aziz” diye başlayan hoş üslubu ile sağlanmakta ise de eserin dikkat çeken özelliği, müellifin aynı konu hakıknda, eserin değişik yerlerinde çelişkili bilgiler vermesidir. Ancak işin en tuhaf yönü, aynı konu hakkında müellifin farklı bahislerdeki değerlendirmelerinin de birbirine tamamen zıt olmasıdır. Bu da bize zihniyette bir nevi ikilem bulunduğunu veya yazarın buna mecbur kaldığını düşündürmektedir.

Marifetname bir önsöz, üç fen ve bir sonsöz olarak düenlenmiştir.Önsözün “İslam Astronomisi” başlığı altındaki kısmında (s. 2-22), önce alemin yaratlış düzeni ile ilgili ayetler verilmiş, alemdeki varlıkların yaratılışları hakkındaki kozmolojik bilgiler, adları verilmeyen tefsir ve hadis(s:16 kitaplarından aktarılmıştır. Önsözden maksat, insani varlıkların yaratılış hikmetleri üzerinde düşündürüp ona Allahın büyüklüğü ve güünü öğretmektir.

Eserin birinci fenninde (s.24-15 cevherler, arazlar ve unsurlardan bahsedilmekte, astronomi bilimi için gerekli olan aritmetik ve geometri bilgileri verilmektedir. Alemin küre şeklinde olduğu ispat edilirken, gezegenler hakkında da ayrıntılı bilgi sunulmaktadır. Bitkiler, hayvanlar, cansızlar, dört unsur, enlem-boylam daireleri, yedi iklim gibi konular işlenmektedir. Birinci fennin sonlarında “yeni astronomi” bilimi ele alınmaktadır. Birinci fenden maksat, Allah’ın eşsiz yaratıcı kudretini gösteren Dünya’nın sırlarını öğretmek, “alemin insanın kabuğu, insanın da alemin özü olduğunu” bildirmek ve Allah’tan başka her ne varsa onlardan sıyrılmanın yollarını buldurarak insanın kendi kendisine gelmesini sağlamaktır. Birinci fende öğretilenler fizik, astronomi, geometri, aritmetik ve astroloji alimlerinin eserlerinden alınmış akli (hakimane) bilgilerdir.

İkinci fen (s:158-257), anatomi ve psikoloji hakkındadır. Bu fenden maksat, alemdeki varlıkların benzerlerinin insanda da bulunduğunu öğretmek, insanın da küçük bir alem olduğunu bildirmektir. Yazar bu fenni vücutların aynası diye tanıtır.

Üçüncü fen (s:257-52 itikat ve imanı düzeltip Allah’ı bilmek üzerinedir. Kişinin “marifettullah mertebesi”ne erişmesinin yollarını anlatır. Yazar bu fenne, kalblerin aynası adını verir.

Sonsöz (528-559) dostlarla, yakınlarla ve komşular ile görüşmenin yolları hakkında olup maksat insanı eşin dostun sevdiği bir kişi haline getirmektir. Sonsözü takip eden sayfalarda (s:559-561) ise yazar ibadet ve taatleri insana kolaylaştıran “tevhid”i konu alır.(s:169)

İbrahim Hakkı ’nın evren (kainat) anlayışı, eserin farklı yerlerinde kozmografya ve astronomi bilimleri açısından farklı iki manzara göstermektedir. Bu farklı manzaralara örnek olarak Ay ve Güneş tutulmaları ve zelzelelerin oluşumu konusunda kitabın değişik yerlerinde verilen çeşitli bilgileri aktarmak isitiyoruz.

Güneş ve Ay’ın doğudan batıya hareketi ve kıyamet alameti olarak kabul edilen tutulmalar için şu bilgiler verilmiştir(s:13-14):
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://mikailkonukcu.tr.gg
Sponsored content




MesajKonu: Geri: BİLİM VE SANAT   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
BİLİM VE SANAT
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
HAVZA İHL MEZUNLARI FORUMU :: DERS NOTLARI :: TARİH-
Buraya geçin: